Gündelik dil pratikleri ve yaygın iletişim algısı, sessizliği çoğunlukla sözün kesintiye uğraması, aktarımın sekteye uğraması ya da dilsel bir yoksunluk hâli olarak konumlandırır. Oysa sessizlik, dilin kurucu unsurlarından biri olarak, söylenenin sınırlarını çizen ve ona varoluşsal derinliğini kazandıran etkin bir göstergedir. Tıpkı bir heykelin etrafındaki boşluklar sayesinde form kazanması ve mekânla ilişki kurması gibi, bir söylem de içindeki susuşlar vasıtasıyla anlamlı bir yapıya kavuşur. Sözün gerçek gücü, kendinden önceki ve sonraki suskunlukların yoğunluğuyla ve o boşlukların taşıdığı potansiyelle ölçülür. Anlam, kelimelerin mekanik bir biçimde ardı ardına dizilmesinde değil, söylenen ile söylenmeyen arasındaki o diyalektik gerilimde filizlenir. Sözü taşıyan ve ona tınısını veren şey, geride bırakılan boşluğun ta kendisidir. Bu bağlamda sessizlik, iletişimin dışlanmış bir ögesi ya da pasif bir dinlenme durağı değil; aksine, sözün kendisini var eden, ona işitsel ve zihinsel ağırlığını kazandıran asli bir estetik zemindir. İletişimi yalnızca konuşulanların toplamına indirgeyen bir yaklaşım, dilin bu en güçlü enstrümanını ıskalamaya mahkûmdur.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
- AGündelik dilde sessizliğin iletişimi kesintiye uğratan olumsuz bir durum olarak algılanması yaygın bir yanılgıdır.
- BKelimelerin mekanik bir biçimde dizilmesi, dilin iletişimsel işlevini yerine getirmesinde tek başına yeterli değildir.
- CSanatsal ve edebi söylemlerde sessizlik, konuşma dilinin sunduğu olanaklardan daha zengin bir anlatım gücüne sahiptir.
- Sözün anlam kazanması ve değer bulması, onun karşıtı gibi görünen sessizliğin kurucu ve belirleyici rolüne bağlıdır.Answer
- Eİnsanlar arasındaki gerçek ve derin bağlar, sözcüklerin ötesine geçerek yalnızca sessizliğin paylaşıldığı anlarda kurulur.