Tiyatro, metne sadakat ile sahne üzerindeki yaratıcı özgürlük arasında salınan canlı bir sanat dalıdır. Bir oyun yazarı, kendi odasında kelimeleriyle bir dünya inşa eder; ancak bu dünya, oyuncunun bedensel dili, yönetmenin özgün yorumu ve sahnenin ışık-ses tasarımıyla bütünleşmedikçe sadece kâğıt üzerinde kalmış bir taslaktır. Sıklıkla iddia edilenin aksine, tiyatro g��sterisinin sanatsal gücü, yazarın önceden belirlediği metinsel sınırları sahne üzerinde kusursuzca taklit etmesinden veya yansıtmasından kaynaklanmaz. Tam tersine tiyatro, metnin sunduğu kısıtlı iskelete her temsil anında yeni bir ruh üfleyebilme becerisidir. İzleyiciyi tiyatro salonunda büyüleyen şey, harfi harfine ezberlenmiş repliklerin mekanik bir disiplinle aktarılması değil, o repliklerin her defasında sahnede yeniden doğuyormuş gibi can bulmasıdır. Dolayısıyla, yazılı metnin mutlak egemenliğine dayanan bir sahneleme anlayışı tiyatroyu donuklaştırarak öldürür; tiyatroyu yaşayan bir sanat kılan yegane unsur, metinden hareketle üretilen ama her temsilde kendini yenileyen anlık ve özgün sahne performansıdır.
Bu parçada yer alan düşüncelerden hareketle, tiyatronun özünü ve canlılığını oluşturan temel unsurun, yazılı metnin sınırlarına sadık kalmaktan ziyade sahneleme esnasında ortaya konan anlık ve özgün performans olduğu yargısı doğru mudur?
Answer: Answer