Harita, yeryüzünün küçültülmüş ve sembolleştirilmiş bir temsili olarak kabul edilir. Ancak haritacılığın tarihi, sadece coğrafi bir sınır belirleme uğraşı değil, aynı zamanda insanın dış dünyayı zihinsel olarak denetim altına alma çabasıdır. Bir coğrafyayı çizgilere ve işaretlere indirgemek, onu bilinebilir kılarken aynı zamanda o yerin yaşayan gerçeğini, kokusunu, rüzgârını ve insan hikâyelerini yok sayar. Bu yüzden kusursuz bir harita yapma tutkusu, aslında gerçeğin yerine onun temsilini koyma tehlikesini barındırır. Tıpkı Borges’in öyküsünde imparatorluğun büyüklüğünde yapılan ve sonunda yırtılıp giden o devasa harita gibi; harita gerçeğe yaklaştıkça işlevini yitirir, gerçeğin kendisi haline gelmeye çalıştığında ise sadece bir yan��lsamaya dönüşür. Çünkü haritanın değeri, gerçeği birebir yansıtmasında değil, insan zihninin dünyayı kavramasını kolaylaştıracak düzeyde bir soyutlama sunmasındadır. Dolayısıyla, dış dünyayı tam bir doğrulukla kopyalamaya çalışan her temsil, en nihayetinde gerçeğin yerini gasp eden işlevsiz bir taklide dönüşmeye mahkûmdur.
Bu parçadan hareketle, 'Temsil araçlarının başarısı, gerçeği olduğu gibi kopyalamalarından ziyade, insan zihninin kavramasını sağlayacak seçici bir soyutlama yapabilmelerinde aranmalıdır.' yargısı doğru mudur?
Answer: Answer