Dil, çoğunlukla seslerin, sözcüklerin ve dil bilgisi kurallarının dinamik bir şekilde bir araya gelmesiyle oluşan etkin bir iletişim aracı olarak tanımlanır. Ancak insani iletişimin gerçek derinliği ve niteliği, yalnızca telaffuz edilen kelimelerin çokluğuyla değil, bu kelimelerin arasına sızan ve onlara can veren 'sessizlik' unsuru ile de ölçülür. Sessizlik, konuşmanın kesintiye uğradığı pasif bir boşluk veya bir dilsel beceriksizlik göstergesi değildir; aksine, söylenenlerin zihinde yankı bulmasını, anlam kazanmasını sağlayan aktif ve kurucu bir ögedir. Tıpkı müzikteki eslerin notaların tınısına anlam kazandırması gibi, dilsel sessizlik de sözün sınırlarını çizer, onu belirginleştirir ve ona derinlik katar. Sessizliği tamamen dışlayan, durmaksızın konuşan bir anlatı, alıcıya anlamı yeniden inşa etme alanı bırakmadığı için tek sesli bir monoloğa ve nihayetinde anlamsız bir gürültü yığınına dönüşmeye mahkûmdur. Bu bağlamda sessizlik, sözün karşıtı veya yokluğu değil, bilakis onun en güçlü taşıyıcısı ve tamamlayıcı unsurudur. Dolayısıyla gerçek bir anlama faaliyeti, yalnızca konuşulan sesleri duymayı değil, konuşulmayan boşlukları da yorumlamayı gerektirir.
Bu parçaya göre, 'Sessizlik, sözel iletişimin etkinliğini azaltan durağan bir kesinti olmaktan ziyade, sözün anlam çerçevesini kuran ve onu bütünleyen temel bir işlev üstlenir.' yargısı bu parçanın ana düşüncesi olarak değerlendirilebilir mi?
Cevap: Cevap