Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası

596 soru

Soru 581Soru

1930'lu yıllarda Avrupa'daki revizyonist ve yayılmacı politikalara karşı Türkiye’nin öncülüğünde kurulan Balkan Antantı, bölgedeki statükoyu korumayı amaçlamıştır. Ancak bu pakt, tüm Balkan devletlerini bünyesine katarak tam bir bölgesel güvenlik kuşağı oluşturmayı başaramamıştır. Bu durumun yaşanmasında özellikle Bulgaristan’ın tutumu belirleyici olmuştur.

Bulgaristan’ın, Balkan Antantı’na katılmamasının temel nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan antlaşmaların getirdiği sınır düzenlemelerinden memnun olmayıp bu sınırları değiştirmeyi hedeflemesi

Cevap

Bulgaristan'ın I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan antlaşmaların getirdiği sınır düzenlemelerinden memnun olmayıp bu sınırları değiştirmeyi (revizyonizm) hedeflemesi.
Balkan Antantı, üye devletlerin sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına almayı hedefleyen bir savunma ittifakıdır. Bulgaristan, I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Neuilly Antlaşması ile Dobruja gibi toprakları kaybetmiş ve bu sınırları kabul etmediğini, geri almak istediğini açıkça belirtmiştir. Mevcut sınırları korumayı taahhüt eden bir pakta imza atmak, Bulgaristan'ın bu toprak taleplerinden vazgeçmesi anlamına geleceği için Bulgaristan paktın dışında kalmayı tercih etmiştir.

Adım Adım Çözüm

1
Balkan Antantı'nın niteliğini analiz etme
Paktın 'anti-revizyonist' yani mevcut sınırları koruma (statükoyu sürdürme) amaçlı olduğu belirlenir.
Bir devletin pakta katılmamasının nedeni, paktın koruduğu sınırlardan memnun olmamasıyla doğrudan ilişkilidir.
2
Bölge devletlerinin politikalarını karşılaştırma
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya sınırlarını korumak isterken; Bulgaristan'ın kaybettikleri topraklar için 'revizyonist' bir tutum sergilediği görülür.
Katılmama gerekçesi ancak bu çıkar çatışmasıyla açıklanabilir.

Anahtar Kavram

Revizyonizm (Sınırları değiştirme isteği) vs Statükoculuk

İpuçları

1
Bir devlet neden sınırlarını korumaya söz veren bir paktın dışında kalmak ister?

Daha Fazla Pratik

Balkan Antantı'na katılmayan devletlerin (Bulgaristan ve Arnavutluk) II. Dünya Savaşı sırasındaki tutumlarını inceleyerek revizyonizm kavramını pekiştirebilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 582Soru

Hatay Sorunu'nun diplomatik çözüm sürecinde Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen 1937 Statüsü (Sandler Raporu hükümleri) ve bu statüye dayalı olarak kurulan düzen ile 1938-1939 yılları arasındaki gelişmeler karşılaştırıldığında, aşağıdakilerden hangisi yanlış bir bilgidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılımını sağlayan antlaşma, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu'nda oylanarak uluslararası bir "Cemiyet Kararı" olarak yürürlüğe girmiştir.

Cevap

1939 yılında Hatay'ın Türkiye'ye katılımını sağlayan antlaşmanın Milletler Cemiyeti kararıyla değil, Türkiye ve Fransa arasındaki ikili bir antlaşma ile gerçekleştiği bilgisi yanlıştır.
Hatay'ın Türkiye'ye katılması süreci 23 Haziran 1939 tarihinde Ankara'da imzalanan 'Türkiye ile Fransa Arasında Hatay Topraklarının Türkiye'ye İadesine Dair Antlaşma' ile kesinleşmiştir. Bu antlaşma Milletler Cemiyeti'nin bir kararı veya oylaması değil, Türkiye ve Fransa arasındaki ikili bir diplomasi ürünüdür. Avrupa'da II. Dünya Savaşı tehdidinin artması, Fransa'nın Türkiye'yi kendi yanına çekmek istemesiyle bu ikili uzlaşı mümkün olmuştur.

Adım Adım Çözüm

1
1937 Statüsü'nün (Sandler Raporu) içeriğini değerlendir.
Hatay'ın 'ayrı bir varlık' olarak tanımlandığı, resmi dillerinin belirlendiği ve iç işlerinde bağımsız olduğu doğrulanır.
Uluslararası statünün sınırlarını anlamak için gereklidir.
2
1938 Hatay Devleti'nin kuruluş aşamasını ve kadrosunu incele.
Tayfur Sökmen (CB) ve Abdurrahman Melek (Başbakan) isimlerinin doğruluğu teyit edilir.
Siyasi yapının aktörlerini belirlemek için gereklidir.
3
1939 katılım sürecinin hukuki dayanağını analiz et.
Sürecin Milletler Cemiyeti bünyesinde değil, Avrupa'daki savaş tehdidi nedeniyle Türkiye ve Fransa arasında imzalanan ikili Ankara Antlaşması ile tamamlandığı görülür.
Diplomatik çözümün son aşamasındaki 'ikili diplomasi' vurgusunu yakalamak için gereklidir.

Anahtar Kavram

Hatay Sorunu'nun çözümünde Milletler Cemiyeti (çok taraflı) aşamasından, Türkiye-Fransa (ikili) antlaşması aşamasına geçiş.

İpuçları

1
Hatay Sorunu'nun başındaki 'uluslararası (çok taraflı)' diplomasi ile sonundaki 'ikili (TR-FR)' diplomasi farkına odaklanın.

Daha Fazla Pratik

1939 Ankara Antlaşması'nın imzalandığı dönemde Avrupa'daki genel siyasi durumu (II. Dünya Savaşı öncesi bloklaşmalar) inceleyiniz.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 583Soru

Atatürk Dönemi’nde Yabancı Okullar Sorunu yaşanırken Fransa ve Papalık, Türkiye’ye bir nota vererek konunun uluslararası bir konferansta veya ikili görüşmeler yoluyla müzakere edilmesini talep etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ise bu talebi; "Bu konu bizim egemenlik haklarımızla ilgilidir ve bir iç hukuk meselesidir." diyerek kesin bir dille reddetmiştir.

Türkiye’nin bu tutumuyla, aşağıdaki dış politika anlayışlarından hangisini tavizsiz bir şekilde uyguladığı söylenebilir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Kapitülasyonların bir uzantısı olarak görülen her türlü dış müdahale zeminini ortadan kaldırma

Cevap

Türkiye'nin yabancı okullar meselesini bir 'iç mesele' olarak tanımlayıp dış devletlerle müzakere etmeyi reddetmesi, kapitülasyonların getirdiği dış müdahale zeminini tamamen yok etme ve tam bağımsızlık anlayışının bir sonucudur.
Doğru seçenek, Türkiye'nin bu sorunu Osmanlı Devleti'nden miras kalan kapitülasyonların bir uzantısı ve dış müdahale aracı olarak görmesine dayanmaktadır. Türkiye'nin bu talepleri müzakere dahi etmemesi, egemenlik haklarını mutlak surette koruduğunu ve iç işlerine müdahaleyi kesin olarak reddettiğini kanıtlar.

Adım Adım Çözüm

1
Türkiye'nin yabancı okullara dair hukuki statüsünü belirle
Lozan Antlaşması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bu okullar Türk kanunlarına tabi kılınmıştır.
Milli egemenliğin eğitim alanında da tesis edilmesi gereklidir.
2
Dış devletlerin (Fransa ve Papalık) müdahale yöntemini analiz et
Diplomatik nota ve uluslararası konferans teklifleri.
Yabancı devletler eski kapitülasyon alışkanlıklarıyla Türkiye'nin iç işlerine karışmak istemektedir.
3
Türkiye'nin 'müzakereyi reddetme' gerekçesini yorumla
Konunun bir dış mesele değil, iç hukuk tasarrufu olduğu vurgusu.
Uluslararası bir konferansın kabul edilmesi, meselenin dış sorun olduğunu kabul etmek anlamına gelir ve egemenlik haklarına aykırıdır.

Anahtar Kavram

Yabancı Okullar Sorunu'nun 'İç Mesele' Niteliği ve Tam Bağımsızlık

İpuçları

1
Türkiye bu meseleyi bir 'dış sorun' olarak mı yoksa bir 'iç hukuk uygulaması' olarak mı tanımlamıştır?

Daha Fazla Pratik

Yabancı Okullar Sorunu'nun çözülmesinde etkili olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun içeriğini ve Lozan'daki karşılığını tekrar gözden geçirin.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 584Soru

Lozan Barış Konferansı’nda çözüme kavuşturulamayan Musul Sorunu, daha sonra Milletler Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Akvam) taşınmış ve 55 Haziran 19261926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile nihai bir sonuca bağlanmıştır.

Bu antlaşma ve öncesindeki diplomatik süreçle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Bu antlaşma, 19211921 yılında Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması’nın devamı niteliğinde olup Türkiye-Suriye sınırındaki belirsizlikleri kesin olarak çözüme kavuşturmuştur.

Cevap

Antlaşmanın 19211921 yılında Fransa ile imzalanan metnin devamı olduğunu ve Suriye sınırını çözdüğünü belirten ifade yanlıştır; zira bu antlaşma İngiltere ile Irak sınırı için imzalanmıştır.
Seçeneklerde belirtilen antlaşmanın 19211921 tarihli Fransızlarla yapılan antlaşmanın devamı olduğu ve Suriye sınırını ilgilendirdiği bilgisi tamamen yanlıştır. 19211921 Ankara Antlaşması Sakarya Meydan Muharebesi sonrası Fransa ile imzalanmış ve Suriye sınırını çizmiştir. Oysa soruda bahsi geçen 55 Haziran 19261926 Ankara Antlaşması, İngiltere ile imzalanmış olup Musul Sorunu'nu ve Türkiye-Irak sınırını karara bağlamıştır.

Adım Adım Çözüm

1
Antlaşmanın taraflarını ve konusunu belirle
19261926 Ankara Antlaşması Türkiye ile İngiltere arasında imzalanmış ve Irak sınırını (Musul) belirlemiştir.
Soru, 19261926 Ankara Antlaşması'nın niteliğini sormaktadır.
2
19211921 ve 19261926 Ankara Antlaşmalarını karşılaştır
19211921 Ankara Antlaşması Fransa ile Suriye sınırı için, 19261926 Ankara Antlaşması İngiltere ile Irak sınırı içindir.
Öğrencinin kronolojik ve konumsal farkı ayırt etmesi gerekir.
3
Uluslararası süreçleri değerlendir
Haliç Konferansı, Brüksel Hattı, Lahey Adalet Divanı ve plebisit talebi bu sürecin birer parçasıdır.
Antlaşmaya giden diplomatik yolun doğruluğu teyit edilir.

Anahtar Kavram

19211921 Ankara Antlaşması (Fransa/Suriye) ile 19261926 Ankara Antlaşması (İngiltere/Irak) arasındaki farkın bilinmesi.

İpuçları

1
Ankara adıyla tarihimizde birden fazla antlaşma vardır; hangi devletle ve hangi sınır için yapıldığına dikkat edin.

Daha Fazla Pratik

Musul Sorunu'nun çözümünde etkili olan Şeyh Sait İsyanı gibi iç gelişmeleri de tekrar etmek faydalı olacaktır.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 585Soru

Atatürk dönemi Türk dış politikası; 192319301923-1930 yılları arasında Lozan'dan kalan sorunların çözümüne ve milli egemenliğin pekiştirilmesine odaklanırken, 193019391930-1939 yılları arasında yaklaşan küresel savaş tehdidine karşı kolektif güvenlik ve bölgesel iş birliklerine öncelik vermiştir.

Bu bilgiler doğrultusunda, aşağıdakilerden hangisi 19301930 sonrasında izlenen "aktif ve barışçı" dış politika anlayışı ile kolektif güvenliğe yönelik adımlar arasında gösterilemez?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Bozkurt-Lotus davasının uluslararası hukuka taşınması

Cevap

Bozkurt-Lotus davasının uluslararası hukuka taşınması seçeneği, olayın gerçekleştiği tarih (19261926) ve niteliği bakımından kolektif güvenlik dönemine ait değildir.
Doğru cevap olan Bozkurt-Lotus davası, 19261926 yılında Türkiye ile Fransa arasında yaşanan bir gemi kazası sonrası ortaya çıkan hukuki bir ihtilaftır. Bu olay, Türkiye'nin adli egemenliğini uluslararası alanda (Lahey) tescil ettirdiği bir başarı olsa da, kronolojik olarak 19301930 öncesine aittir ve amacı 'yaklaşan savaş tehdidine karşı kolektif savunma' değil, 'Lozan sonrası egemenlik haklarının korunması'dır.

Adım Adım Çözüm

1
Atatürk dönemi dış politikasındaki iki ana evreyi ayrıştırın.
192319301923-1930 arası "Lozan'dan Kalan Sorunlar", 193019391930-1939 arası "Kolektif Güvenlik" evresidir.
Dönemlendirme, olayların amacını ve önceliklerini anlamayı sağlar.
2
Seçeneklerdeki olayların kronolojik tarihlerini belirleyin.
Milletler Cemiyeti (19321932), Balkan Antantı (19341934), Bozkurt-Lotus (19261926), Sadabat Paktı (19371937), Montrö (19361936).
Olayların hangi stratejik döneme ait olduğunu tespit etmek için kesin tarihler gereklidir.
3
Olayların niteliğini analiz edin.
Dört seçenek çok taraflı barış ve güvenlik paktıyken, biri ikili bir egemenlik davasıdır.
Bozkurt-Lotus davası Türkiye ile Fransa arasında yaşanmış ikili bir hukuki meseledir ve tam bağımsızlık/egemenlik vurguludur.

Anahtar Kavram

Atatürk dönemi dış politikasında stratejik evre değişimi: İkili sorunların çözümünden kolektif güvenlik sistemine geçiş.

İpuçları

1
Seçeneklerdeki olayların tarihlerine odaklanın; hangisi 1930'lu yılların öncesinde gerçekleşmiştir?

Daha Fazla Pratik

Türkiye'nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni imzalama talebinin arkasındaki temel gerekçeleri (Habeşistan'ın işgali, silahlanma yarışı vb.) inceleyerek 1930 sonrası konjonktürü daha iyi anlayabilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 586Soru

Lozan Barış Antlaşması’nda yabancı okulların "Türk hükümetinin koyacağı kanun ve yönetmeliklere uyması" esası kabul edilmiştir. 19241924 yılında yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve ardından 19251925 yılında çıkarılan genelge ile bu okullar üzerinde sıkı bir denetim mekanizması kurulmuştur. Fransa ve Vatikan (Papalık), Türkiye’ye diplomatik notalar vererek bu düzenlemelerin uluslararası bir komisyonda görüşülmesini talep etmiş; ancak Türkiye "bu okulların Türk okulundan farkı yoktur" diyerek bu talebi kesin bir dille reddetmiştir. Türkiye’nin bu meseleyi Milletler Cemiyeti gibi uluslararası platformlara taşımayı reddederek doğrudan "iç mesele" olarak tanımlamasının temel dayanağı aşağıdakilerden hangisidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Eğitimde millileşme ve birlik stratejisinin, ulusal egemenlik haklarının ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmesi

Cevap

Eğitimde millileşme ve birlik stratejisinin ulusal egemenlik haklarıyla ilişkilendirilmesi
Türkiye Cumhuriyeti, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birliği sağlayarak kendi sınırları içerisindeki tüm eğitim kurumlarını tek bir merkeze bağlamıştır. Bu durum, yabancı okulları uluslararası bir tartışma konusu olmaktan çıkarıp doğrudan Türk hukukuna tabi kurumlar haline getirmiştir. Dolayısıyla dış devletlerin bu konudaki müdahale talepleri, ulusal egemenlik haklarına bir saldırı olarak nitelendirilmiş ve 'iç mesele' teziyle reddedilmiştir.

Adım Adım Çözüm

1
Hukuki zemini belirleme
Lozan Antlaşması'na göre yabancı okulların Türk kanunlarına uyması şartı hatırlanır.
Sorunun uluslararası hukuktan iç hukuka nasıl evrildiğini anlamak için başlangıç noktasıdır.
2
İç düzenlemeleri analiz etme
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birliğin sağlandığı ve okulların Milli Eğitim Bakanlığına bağlandığı görülür.
Bu kanun, yabancı okulların artık bir 'imtiyaz' değil, devletin birer eğitim birimi olduğunu tescil eder.
3
Diplomatik tepkiyi yorumlama
Türkiye'nin Fransa ve Papalık'ın görüşme taleplerini reddetmesinin 'egemenlik hakkı' savunusu olduğu saptanır.
Milletler Cemiyetine gitmenin reddedilmesi, konunun devletin kendi toprakları üzerindeki hükümranlık hakkıyla ilgili olduğunu gösterir.

Anahtar Kavram

Tam Bağımsızlık ve Ulusal Egemenlik

İpuçları

1
Bir devletin kendi topraklarındaki okulları yönetmesi, dışarıya karşı hangi hakkını koruduğunu gösterir?

Daha Fazla Pratik

Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun dış politikadaki yansımalarını inceleyen diğer olayları gözden geçirebilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 587Soru

1934 yılında Atina'da imzalanan ve Türkiye'nin Balkan coğrafyasındaki sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına almayı amaçlayan bölgesel iş birliği antlaşması aşağıdakilerden hangisidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Balkan Antantı

Cevap

1934 yılında Türkiye'nin batı sınırlarını güvence altına almak için Atina'da imzalanan antlaşma Balkan Antantı'dır.
Balkan Antantı, 9 Şubat 1934 tarihinde Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya tarafından, yükselen revizyonist tehditlere karşı Balkanlar'daki statükoyu ve sınırları korumak amacıyla Atina'da imzalanmıştır.

Adım Adım Çözüm

1
Tarih ve mekan bilgisini analiz etmek
1934 yılı ve Atina şehri, Balkan devletleri arasındaki bir ittifaka işaret etmektedir.
Balkan Antantı'nın imzalandığı tarih ve yer temel bir ayırt edicidir.
2
Antlaşmanın coğrafi kapsamını belirlemek
Türkiye'nin batı sınırlarının güvenliği hedeflenmiştir.
Sadabat Paktı doğu, Balkan Antantı ise batı sınırları ile ilgilidir.
3
Seçenekler arasından doğru ittifakı tespit etmek
Balkan Antantı doğru tanımlamadır.
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'nın katılımıyla oluşan yapı Balkan Antantı'dır.

Anahtar Kavram

Balkan Antantı

İpuçları

1
Türkiye'nin Batı sınırlarını koruyan ittifakı düşünmelisiniz.
2
Bu antlaşmaya Türkiye ile birlikte Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya katılmıştır.

Daha Fazla Pratik

Antant'a katılmayan Balkan devletlerini (Bulgaristan ve Arnavutluk) ve nedenlerini incelemeniz konuyu pekiştirmenize yardımcı olacaktır.
Tahmini Süre:45s
Soru 588Soru

19301930’lu yıllarda İtalya’nın Habeşistan’ı işgali, Almanya’nın Ren bölgesini silahlandırması ve Japonya’nın Uzak Doğu’daki yayılmacı politikaları, kolektif güvenlik sistemine olan güveni sarsmış ve 19231923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği güvenlik açıklarını Türkiye için hayati bir sorun haline getirmiştir. Türkiye’nin diplomatik girişimleri sonucunda toplanan konferansın ardından imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar üzerinde tam Türk egemenliği sağlanmıştır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile getirilen yeni düzenlemeler ve bu sürecin özellikleri dikkate alındığında, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun görev yetkileri Türkiye’nin başkanlığında kısıtlanarak, kurumun varlığı Milletler Cemiyeti denetiminde bir süre daha sürdürülmüştür.

Cevap

Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun varlığının bir süre daha devam ettiğini belirten ifade yanlıştır; zira Montrö ile bu komisyon tamamen kaldırılmıştır.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Uluslararası Boğazlar Komisyonu tamamen kaldırılmış ve görevleri Türk hükümetine devredilmiştir. Bu durum, Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenliğinin önündeki son uluslararası kısıtlamayı da ortadan kaldırmıştır. Komisyonun sembolik olarak dahi devam etmesi söz konusu değildir.

Adım Adım Çözüm

1
19301930’lu yılların uluslararası konjonktürünü analiz edin.
Almanya ve İtalya gibi revizyonist devletlerin saldırgan politikalarının Türkiye'yi güvenlik arayışına ittiği görülür.
Sözleşmenin imzalanma gerekçesini anlamak için bu bağlam gereklidir.
2
Lozan ve Montrö arasındaki temel egemenlik farklarını karşılaştırın.
Lozan'da var olan 'Uluslararası Boğazlar Komisyonu' ve 'askersiz bölge' kısıtlamalarının Montrö ile değiştiği saptanır.
Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki tam egemenliğinin hangi engellerin kalkmasıyla sağlandığını belirlemek için.
3
Komisyonun akıbetini değerlendirin.
Montrö'nün 11. maddesi ile Komisyonun kaldırıldığı ve tüm yetkilerin Türkiye'ye geçtiği bilgisine ulaşılır.
Seçeneklerdeki 'komisyonun devam ettiği' iddiasının yanlışlığını kanıtlamak için.

Anahtar Kavram

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile sağlanan tam egemenlik (Misak-ı Milli'ye uygunluk).

İpuçları

1
Lozan'da Boğazlar üzerinde bir kısıtlama olan kurumun Montrö ile tamamen ortadan kalkıp kalkmadığını düşünün.

Daha Fazla Pratik

Lozan Boğazlar Sözleşmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi maddelerini bir tablo üzerinde karşılaştırmak, egemenlik farklarını anlamanıza yardımcı olacaktır.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 589Soru

Türkiye’nin 19321932 yılında Milletler Cemiyetine giriş süreci, cemiyetin standart işleyişinden farklı olarak "davet edilme" usulüyle gerçekleşmiştir. Türkiye’nin üyelik için bizzat başvuruda bulunmak yerine, İspanya ve Yunanistan’ın önerisiyle gelen bu özel daveti beklemesindeki temel diplomatik gerekçe aşağıdakilerden hangisidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Uluslararası alanda tam bağımsız ve eşit bir devlet olduğunu vurgulayarak, Musul meselesindeki taraflı tutumu nedeniyle cemiyete karşı vakur ve prestij odaklı bir duruş sergilemek

Cevap

Türkiye'nin davet usulüyle üye olmasının temel nedeni, uluslararası alanda tam bağımsız ve eşit bir devlet olduğunu vurgulamak ve Musul meselesindeki haksızlığa karşı onurlu bir duruş sergilemektir.
Doğru yanıt olan seçenek, Türkiye'nin dış politikadaki temel düsturu olan tam bağımsızlık ve eşitlik arayışını yansıtır. 19261926 yılında Musul meselesinde cemiyetin sergilediği taraflı tutum, Türkiye'nin örgüte karşı mesafeli durmasına yol açmıştır. Türkiye, uluslararası barışa katkı sunmak istese de, bunu bir "rica" veya "denetim" süreci gibi görünen standart üyelik başvurusuyla değil, cemiyetin kendisini özel olarak çağırmasıyla gerçekleştirerek diplomatik prestijini korumuştur.

Adım Adım Çözüm

1
Üyelik prosedürünü analiz etme
Türkiye standart başvuru yerine özel bir daveti beklemiştir.
Cemiyet tüzüğüne göre normalde devletler başvurur, ancak Türkiye'nin prestijini korumak için tüzük değiştirilerek davet usulü uygulanmıştır.
2
Tarihsel kırılma noktasını belirleme
19261926 Musul meselesinde cemiyetin İngiltere lehine karar vermesi.
Bu durum Türkiye'de cemiyete karşı bir güven sorunu yaratmış ve Türkiye'nin "başvuran" konumuna düşerek reddedilme veya denetlenme riskini almamasına neden olmuştur.
3
Kronolojik çeldiricileri eleme
Hatay (19381938), Montrö (19361936) ve Sovyet üyeliği (19341934) seçeneklerinin elenmesi.
Bu olaylar 19321932 yılındaki üyelik kararından sonra gerçekleşmiştir.

Anahtar Kavram

Milletler Cemiyetine Girişte 'Eşitlik' ve 'Prestij' İlkesi

İpuçları

1
Türkiye'nin 19261926 yılında cemiyet ile yaşadığı olumsuz deneyimi (Musul meselesi) hatırlayınız.

Daha Fazla Pratik

Türkiye'nin Milletler Cemiyetine girmesinden sonra bu platformu kullanarak lehine çözdüğü ilk büyük sorun hangisidir? (Cevap: Boğazlar meselesi)
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 590Soru

Mustafa Kemal Atatürk, bir konuşmasında dış politika anlayışını şu sözlerle ifade etmiştir:

"Biz ne yaptığımızı ve ne yapabileceğimizi bilenlerdeniz. Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekarlardan değiliz."

Atatürk’ün bu sözüyle Türk dış politikasının aşağıdaki temel ilkelerinden hangisini vurguladığı söylenebilir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Gerçekçilik

Cevap

Atatürk'ün sözleri dış politikada hayalcilikten uzak durulmasını ve eldeki imkanların farkında olunmasını öğütlediği için doğru cevap Gerçekçilik ilkesidir.
Gerçekçilik ilkesi, dış politikada duygusallık ve hayalcilik yerine akılcı, milli imkanlara dayalı ve uluslararası dengeleri gözeten bir strateji izlenmesini ifade eder. Atatürk'ün 'ne yapabileceğimizi bilenlerdeniz' sözü bu prensibin en net ifadesidir.

Adım Adım Çözüm

1
Metin analizi yapılır.
Atatürk'ün 'yapabileceğimiz şeyleri bilmek' ve 'büyük hayaller peşinde koşmamak' vurguları tespit edilir.
Sözün ana fikrini kavramak için anahtar kelimelerin belirlenmesi gerekir.
2
Kavram eşleştirmesi yapılır.
Milli dış politikada maceracılıktan kaçınan ve ulaşılabilir hedefleri esas alan ilkenin 'Gerçekçilik' olduğu saptanır.
Atatürk dönemi dış politikasının temel ilkelerinin tanımlarıyla karşılaştırma yapılır.

Anahtar Kavram

Gerçekçilik (Realizm)

İpuçları

1
Metindeki 'hayaller peşinde koşmamak' ifadesine odaklanın.
2
Bir devletin dış politikasında kendi sınırlarını ve gücünü bilmesi hangi terimle açıklanır?
3
Atatürk, dış politikada maceracılığı reddeden, somut verilere dayanan bir yaklaşımı savunmaktadır.

Daha Fazla Pratik

Atatürk'ün 'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh' ilkesinin 1930'lu yıllardaki paktlara yansımasını inceleyebilirsiniz.
Tahmini Süre:45s
Soru 591Soru

Türkiye Cumhuriyeti, 19321932 yılında Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Akvam) davet edilmiş ve bu daveti kabul ederek cemiyete üye olmuştur. Bu gelişme, Türkiye’nin Lozan sonrası dönemde takip ettiği "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinin uluslararası platformdaki en somut yansımalarından biri olarak kabul edilir.

Buna göre, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine katılım süreci ve bu üyeliğin dış politikadaki sonuçları değerlendirildiğinde aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Cemiyete giriş, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile imzaladığı 19251925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı hukuken sona erdirerek Türk-Sovyet ilişkilerinin tamamen kopmasına neden olmuştur.

Cevap

Cemiyete girişin Sovyetler Birliği ile olan 19251925 Dostluk Antlaşması'nı sona erdirdiği ve ilişkileri tamamen kopardığı yargısı yanlıştır.
Doğru cevap olan ifade yanlıştır çünkü Türkiye, 19321932 yılında Milletler Cemiyetine üye olurken Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerini riske atmamış, aksine cemiyete girişi öncesinde ve sonrasında Sovyet makamlarıyla istişarelerde bulunmuştur. 19251925 yılında imzalanan Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, cemiyet üyeliğinden etkilenmemiş ve 19451945 yılına kadar geçerliliğini korumuştur. Türkiye bu dönemde hem Batılı devletlerle kolektif güvenlik içinde yer almış hem de komşularıyla olan ikili antlaşmalarına sadık kalarak çok yönlü bir denge politikası izlemiştir.

Adım Adım Çözüm

1
Türkiye'nin 19321932 yılındaki dış politika konjonktürünü analiz edin.
Türkiye, Batı ile ilişkilerini normalleştirirken aynı zamanda Sovyet Rusya ile olan dostluk bağlarını da korumaya özen göstermiştir.
Türk dış politikasının temel taşı olan 'denge politikası'nın nasıl uygulandığını anlamak için gereklidir.
2
Milletler Cemiyeti üyeliğinin diğer ikili antlaşmalar üzerindeki hukuki etkisini inceleyin.
Bir uluslararası örgüte üye olmak, başka bir devletle yapılan geçerli bir dostluk antlaşmasını kendiliğinden feshetmez.
Üyeliklerin birbirini dışladığına dair kavram yanılgısını gidermek için gereklidir.
3
19251925 Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması'nın tarihsel sürecini kontrol edin.
Antlaşma 19351935 yılında tekrar uzatılmış ve ancak II. Dünya Savaşı sonunda (19451945) Sovyetler tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.
Kronolojik ve hukuki gerçeği tespit ederek yanlış seçeneği belirlemek için gereklidir.

Anahtar Kavram

Türk Dış Politikasında Çok Yönlü Denge Stratejisi

İpuçları

1
Türkiye’nin dış politikada 'denge' politikası izlediğini ve aynı anda farklı taraflarla dostluk antlaşmalarını sürdürebildiğini unutmayın.

Daha Fazla Pratik

Balkan Antantı ve Sadabat Paktı'nın üyelerini ve Türkiye'nin bu paktlardaki amacını inceleyerek kolektif güvenlik anlayışını pekiştirin.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 592Soru

1930'lu yıllarda İtalya'nın Akdeniz'deki yayılmacı politikası ve Almanya'nın hızla silahlanması üzerine Türkiye, batı sınırlarını güvence altına almak amacıyla Balkan Antantı'nın (1934) kurulmasına öncülük etmiştir. Ancak bu süreçte bölge devletlerinden Bulgaristan ve Arnavutluk paktın dışında kalmıştır.

Bu devletlerin Balkan Antantı'na katılmamasının temel gerekçeleriyle ilgili aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Bulgaristan'ın mevcut sınırları tanımayan revizyonist bir politika izlemesi, Arnavutluk'un ise İtalya'nın siyasi ve ekonomik nüfuzu altında bulunması

Cevap

Bulgaristan'ın mevcut sınırları tanımayan revizyonist bir politika izlemesi ve Arnavutluk'un İtalya'nın siyasi kontrolü altında olması Balkan Antantı'na katılmama nedenleridir.
Balkan Antantı mevcut sınırları korumayı (statüko) amaçlayan bir savunma paktıdır. Bulgaristan, Neuilly Antlaşması ile kaybettiği toprakları (özellikle Ege Denizi'ne çıkış) geri almak istediği için 'revizyonist' bir tutum sergilemiş ve katılmamıştır. Arnavutluk ise o dönemde siyasi ve ekonomik olarak İtalya'nın koruması altında olduğu için, İtalya'nın Balkanlar'daki emellerine ters düşen bu pakta dahil olamamıştır.

Adım Adım Çözüm

1
Dönemin dış politika tehditlerini analiz etme
1930'larda İtalya ve Almanya'nın yayılmacı (revizyonist) politikaları Balkan devletlerini tehdit etmektedir.
Tehdit algısının paktın kuruluş motivasyonu olduğunu anlamak için gereklidir.
2
Katılmayan devletlerin motivasyonlarını inceleme
Bulgaristan, I. Dünya Savaşı'nda kaybettiği toprakları geri almak istediği için statükoyu koruyan bu pakta karşı çıkmıştır. Arnavutluk ise İtalya'nın baskısı nedeniyle katılamamıştır.
Paktın neden tüm Balkanları kapsayamadığını teşhis etmek için gereklidir.

Anahtar Kavram

Balkan Antantı'nın (1934) anti-revizyonist karakteri ve üye sınırlılıkları

İpuçları

1
Bir devletin kaybettiği toprakları geri alma isteğine 'revizyonizm' denir; bu durum paktın amacına terstir.

Daha Fazla Pratik

Balkan Antantı'nın İkinci Dünya Savaşı başladığında neden işlevsiz kaldığını ve paktın 'Ek Protokol'ündeki kısıtlamaları araştırabilirsiniz.
Tahmini Süre:2m 0s
Soru 593Soru

Hatay Sorunu'nun çözüm sürecinde yaşanan diplomatik aşamalar dikkate alındığında; 1937 yılında Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan 'Sandler Raporu'nun getirdiği statü ile 1938 yılında ilan edilen 'Hatay Cumhuriyeti'nin hukuki niteliği arasındaki temel fark aşağıdakilerden hangisidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Sandler Raporu ile Hatay iç işlerinde serbest ancak dış işlerinde Suriye'ye bağlı bir 'ayrı varlık' olarak kabul edilmişken, Hatay Cumhuriyeti egemenliği kendine ait tam bağımsız bir devlet yapısını ifade eder.

Cevap

Sandler Raporu ile Hatay'ın iç işlerinde serbest fakat dış işlerinde Suriye'ye bağlı bir 'ayrı varlık' olarak tanımlanması, buna karşılık Hatay Cumhuriyeti'nin tam egemen bir devlet olarak kurulması arasındaki farktır.
Doğru yanıt olan seçenek, iki aşama arasındaki en kritik diplomatik ve hukuki ayrımı belirtmektedir. 1937 Sandler Statüsü'ne göre Hatay; iç işlerinde bağımsız bir anayasaya sahip olsa da, dış işlerinde, gümrükte ve para biriminde Suriye'ye bağlı kalarak 'ayrı bir varlık' (distinct entity) kabul edilmiştir. Ancak 1938'de kurulan Hatay Cumhuriyeti, bu bağları koparan, kendi yürütme ve yasama organları olan tam egemen bir devlet yapısıdır. Bu tam egemenlik sayesinde Hatay Meclisi, 1939'da hiçbir dış makama danışmadan anavatana katılma kararını bizzat alabilmiştir.

Adım Adım Çözüm

1
Sandler Raporu'nun (1937) hukuki çerçevesini analiz etme.
Raporun Hatay'ı iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Suriye'ye bağlı bir 'Entity' (Ayrı Varlık) olarak tanımladığı saptanır.
Milletler Cemiyeti'nin çözümü, bölgeyi tamamen ayırmadan bir orta yol bulmaya çalışmıştır.
2
Hatay Cumhuriyeti'nin (1938) siyasi yapısını inceleme.
Cumhuriyetin kendi anayasasını kabul ettiği, bir Cumhurbaşkanı (Tayfur Sökmen) ve Meclis seçtiği, tam egemen bir devlet olduğu görülür.
Bu bağımsız devlet yapısı, 1939'daki anavatana katılma kararının hukuki zeminini oluşturmuştur.
3
İki aşama arasındaki temel farkı karşılaştırma.
Temel farkın 'ayrı varlık/özerklik' ile 'tam bağımsız devlet/egemenlik' arasındaki statü farkı olduğu sonucuna varılır.
Soruda istenen hukuki nitelik farkı bu egemenlik düzeyidir.

Anahtar Kavram

Hatay'ın Statü Değişiklikleri: Ayrı Varlık (1937) ve Bağımsız Cumhuriyet (1938) Ayrımı

İpuçları

1
1937 Sandler Raporu ile Hatay'ın statüsü 'Bağımsız Devlet' mi yoksa Suriye'ye bağlı bir 'Varlık' mıydı, bunu hatırlayın.

Daha Fazla Pratik

Hatay Cumhuriyeti'nin ilk ve tek Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen ile Başbakanı Abdurrahman Melek'in isimlerini ve görevlerini pekiştiren bir çalışma yapabilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 40s
Soru 594Soru

19301930’lu yıllarda Avrupa’daki silahlanma yarışı ve revizyonist devletlerin saldırgan tutumları üzerine Türkiye; Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği kısıtlamaların ulusal güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü savunarak ilgili devletlere bir nota göndermiştir. 2020 Temmuz 19361936 tarihinde imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar rejimi Türkiye’nin lehine yeniden düzenlenmiştir.

Bu sözleşmenin aşağıdaki hükümlerinden hangisi, Boğazlar üzerindeki idari ve hukuki yetkinin uluslararası bir kurulun denetiminden çıkarılarak tamamen Türk ulusal otoritesine geçtiğinin en doğrudan kanıtıdır?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılarak tüm görev ve yetkilerinin Türk Devleti’ne devredilmesi

Cevap

Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılarak tüm görev ve yetkilerinin Türk Devleti’ne devredilmesi
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Lozan'da kurulan ve Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki kontrolünü engelleyen 'Uluslararası Boğazlar Komisyonu' tamamen kaldırılmıştır. Bu komisyonun yetkilerinin Türk Devleti'ne devredilmesi, Boğazlar üzerindeki kısıtlamaların kalktığını ve Türkiye'nin tam egemenliğinin sağlandığını gösteren en temel ve doğrudan maddedir.

Adım Adım Çözüm

1
Lozan ve Montrö arasındaki temel farkı analiz et
Lozan'da 'Uluslararası Boğazlar Komisyonu' vardı, Montrö ile bu komisyon kaldırıldı.
Egemenlik haklarını kısıtlayan en büyük engel bu komisyonun varlığıydı.
2
Egemenlik kavramının hukuki karşılığını belirle
Bir bölgedeki idari yetkinin başka bir kurula (komisyona) değil, doğrudan devletin kendisine ait olması tam egemenliktir.
Komisyonun kaldırılması, Türkiye'nin Boğazlar üzerinde tek otorite olmasını sağlamıştır.
3
Diğer seçenekleri ele
Askerden arındırılmış bölgenin kaldırılması askeri egemenliktir; ancak komisyonun kaldırılması hem idari hem siyasi hem de hukuki tam egemenliğin kanıtıdır.
En kapsamlı ve doğrudan kanıt komisyonun lağvedilmesidir.

Anahtar Kavram

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Tam Egemenliğin Tesisi

İpuçları

1
Lozan'da Türkiye'nin egemenliğini kısıtlayan en büyük iki engel 'Komisyon' ve 'Askerden arındırılmış bölgeler' idi.

Daha Fazla Pratik

Montrö ile Karadeniz'e kıyısı olan ve olmayan devletlerin savaş gemileri arasındaki statü farklarını inceleyebilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 30s
Soru 595Soru

Türkiye Cumhuriyeti’nin 19321932 yılında Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Akvam) üyelik sürecinde, cemiyet tüzüğünde yer alan "adaylık için resmi başvuru yapma" usulünün dışına çıkılarak İspanya ve Yunanistan'ın teklifiyle "davet usulüyle" üyeliğin gerçekleşmesi aşağıdakilerden hangisinin temel bir göstergesidir?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Uluslararası platformda eşitlik ilkesine dayalı, saygın ve onurlu bir dış politika izlendiğinin

Cevap

Uluslararası platformda eşitlik ilkesine dayalı, saygın ve onurlu bir dış politika izlendiğinin göstergesidir.
Doğru seçenek, Türkiye'nin dış politikada 'müstedi' (isteyen/yalvaran) durumuna düşmemek için gösterdiği diplomatik direnci vurgular. Türkiye, cemiyetin tüzüğünde yer alan genel kuralı esneterek kendisini davet ettirmiş, böylece uluslararası alanda saygın ve eşit bir aktör olduğunu kanıtlamıştır.

Adım Adım Çözüm

1
Dönemin dış politika önceliklerini analiz etme
Lozan sonrası Musul hayal kırıklığı nedeniyle Türkiye'nin Milletler Cemiyetine karşı mesafeli olduğu belirlendi.
Türkiye, egemenliğine müdahale eden bir kuruma başvurarak girmeyi reddetmiştir.
2
Üyelik usulündeki farkı değerlendirme
Tüzük gereği başvuru yapması gereken Türkiye'nin, davet beklediği ve bu davetin İspanya ve Yunanistan'dan geldiği görüldü.
Davet edilmek, Türkiye'nin uluslararası barışa katkısının tescili ve diplomatik bir prestij zaferidir.

Anahtar Kavram

Diplomatik Prestij ve Eşitlik İlkesi

İpuçları

1
Türkiye'nin Lozan'dan sonra Musul konusunda cemiyete karşı neden bir 'gurur' meselesi yapmış olabileceğini düşünün.

Daha Fazla Pratik

Balkan Antantı ve Sadabat Paktı'nın üye ülkelerini karşılaştırarak Türkiye'nin bölgesel liderlik rolünü inceleyebilirsiniz.
Tahmini Süre:1m 40s
Soru 596Soru

1930'lu yıllarda Almanya'nın Ren bölgesini silahlandırması ve İtalya'nın Habeşistan'ı işgali gibi revizyonist adımlar, Lozan'daki Boğazlar rejiminin Türkiye için bir güvenlik açığı oluşturduğunu kanıtlamıştır. Bu gelişmeler üzerine 20 Temmuz 1936'da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar rejimi Türkiye'nin lehine köklü bir değişikliğe uğramıştır.

Sözleşmenin hükümleri ve uluslararası hukuk ilkeleri çerçevesinde, Montrö ile getirilen yeni düzenlemeler hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

Cevabı ve açıklamayı göster

Cevap: Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun hukuki varlığı dondurulmuş, ancak Boğazların dünya barışına hizmet etmesi amacıyla komisyonun idari yetkileri Milletler Cemiyeti'ne bağlı bir kurula devredilmiştir.

Cevap

Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun yetkilerinin Milletler Cemiyeti'ne bağlı bir kurula devredildiği ifadesi yanlıştır; komisyon tamamen lağvedilmiştir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun yetkilerinin bir başka kurula (Milletler Cemiyeti teknik heyeti vb.) devredilmesi söz konusu değildir. Komisyonun varlığı tamamen sona erdirilmiş ve yetkileri doğrudan Türkiye'ye devredilmiştir. Bu durum Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliğini tescil etmiştir.

Adım Adım Çözüm

1
1930'lardaki uluslararası konjonktürü değerlendir.
Almanya ve İtalya'nın saldırgan (revizyonist) politikaları Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki kısıtlamaları kaldırmak için uygun bir zemin oluşturmuştur.
Türkiye'nin talebinin haklılığı, dünya barışını tehdit eden bu yeni risklerle güçlenmiştir.
2
Lozan ve Montrö arasındaki temel farkları analiz et.
Lozan'da 'Uluslararası Komisyon' ve 'Askerden arındırılmış bölge' gibi egemenliği kısıtlayan maddeler varken, Montrö bunları tamamen ortadan kaldırmıştır.
Komisyonun kaldırılması, Boğazlar üzerindeki tam egemenliğin Türkiye'ye geçtiğinin hukuki kanıtıdır.
3
Savaş gemileri ve ticaret gemileri ayrımını incele.
Ticaret gemileri için serbestlik ilkesi korunurken, savaş gemileri (özellikle Karadeniz'e kıyıdaş olmayanlar) için tonaj ve süre kısıtlamaları getirilmiştir.
Bu durum Karadeniz'in güvenliğini sağlamak ve Türkiye'nin tarafsızlığını korumak amacı taşır.

Anahtar Kavram

Tam Egemenlik ve Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun Kaldırılması

İpuçları

1
Lozan ve Montrö arasındaki en temel fark, Boğazları yöneten 'otorite'nin kim olduğudur.

Daha Fazla Pratik

Türkiye'nin Montrö'deki kazanımlarını Misak-ı Milli hedefleriyle ilişkilendirerek analiz ediniz.
Tahmini Süre:2m 0s
ÖncekiSayfa 30 / 30