Paragraf
590 questions
Pomodoro Tekniği, ’lerin sonlarında Francesco Cirillo tarafından geliştirilen bir zaman yönetimi yöntemidir. Bu teknikte çalışma süresi geleneksel olarak dakikalık çalışma ve ardından gelen dakikalık kısa molalardan oluşan 'pomodoro' adı verilen aralıklara bölünür. Dört pomodoro tamamlandıktan sonra ise yaklaşık - dakikalık daha uzun bir mola verilir. Yöntemin temel amacı, çalışma süresince dikkati tek bir göreve odaklayarak verimliliği artırmak ve zihinsel yorgunluğu en aza indirmektir.
Bu parçada Pomodoro Tekniği ile ilgili aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
İnsanlar genellikle yaşamlarının ilk üç ya da dört yılına dair anılarını hatırlamakta güçlük çekerler. Psikolojide 'çocukluk amnezisi' olarak adlandırılan bu durum, ilk bakışta o dönemdeki hafıza sisteminin yetersizliğine bağlanabilir. Ancak araştırmalar, bebeklerin ve küçük çocukların aslında şaşırtıcı bir bellek kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla sorun, bilgilerin kaydedilmesinde değil, daha ziyade bu anıların yetişkinlik döneminde geri çağrılamamasındadır. ----. Zira henüz gelişmekte olan dil becerileri ve benlik algısı, anıların zihinde kalıcı bir yapıya bürünerek kodlanmasını zorlaştırmaktadır.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Modern dünya bize sürekli daha hızlı hareket etmeyi, her an bir yerlere yetişmeyi dayatıyor. Turizm sektörü de bundan nasibini almış durumda: Üç günde beş şehir gezdiren turlar, koşturmaca içinde çekilen aceleci fotoğraflar... Peki, bu telaş içinde gerçekten dinleniyor ve keşfediyor muyuz, yoksa sadece yer mi değiştiriyoruz? Birçok insan seyahati bir tüketim nesnesi gibi görüyor. Oysa bana göre seyahat etmek, bir mekânın ruhuna sızabilmektir; dar sokaklarında kaybolmak, yerel halkla kahve içip sohbet etmektir. Bir şehri yürüyerek, sindire sindire gezmek ruhu beslerken; tur otobüslerinin pencerelerinden dünyayı izlemek insanı sadece yorar. Hızlı seyahat bir tüketim faaliyetiyken yavaş seyahat gerçek bir deneyimdir.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Semmelweis refleksi; yerleşik inançlarla, kabul görmüş paradigmalarla ya da alışılagelmiş kuramlarla çelişen yeni bir bilginin, doğruluğu yeterince araştırılmadan doğrudan reddedilmesi e��ilimini ifade eder. Terim, adını 19. yüzyılda lohusalık humması ölümlerini azaltmak için hekimlerin ellerini kireçli suyla yıkamalarını öneren ancak tıp camiasının sert tepkisiyle karşılaşan Macar hekim Ignaz Semmelweis'tan alır. Bu refleks, bireysel düzeyde bilişsel çelişkiyi önleme arzusuyla ilişkiliyken toplumsal ve kurumsal düzeyde statükonun korunması dürtüsünden beslenir. Bilim tarihinde de sıklıkla rastlanan bu durum, bilimsel ilerlemenin yalnızca teknik bir birikim süreci olmadığını, aynı zamanda sosyo-psikolojik dirençlerin aşılmasını gerektiren bir mücadele alanı olduğunu göstermektedir.
Bu parçadan hareketle "Semmelweis refleksi" ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Epistemik alçakgönüllülük, bireyin kendi bilgi sınırlarını ve bilişsel yetilerinin kusurlarını kabul etmesini öngören entelektüel bir erdemdir. Bu yaklaşım, kişinin sadece bilmediklerinin farkında olmasını değil, aynı zamanda sahip olduğu bilgilerin de her an değişime ve çürütülmeye açık olduğunu içselleştirmesini gerektirir. Bilişsel açıdan bu kabulü gerçekleştiren birey, farklı bakış açılarına karşı daha esnek ve yapıcı bir tavır geliştirir. ----. Zira kendi mutlak doğrusuna körü körüne bağlı olan bir zihnin, yeni bir kanıt karşısında esneyebilmesi veya hata yaptığını itiraf edebilmesi mümkün değildir.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Edebiyat eserleri, yazarın zihninde filizlenen düşüncelerin somut birer yansımasıdır. Ancak bu yansıma, okurun dünyasına ulaştığı anda yepyeni anlamlar kazanır. Başka bir deyişle, bir metin yazarın elinden çıktıktan sonra artık sadece ona ait değildir; okurun alımlama sürecinde yeniden biçimlenir. ________. Bu nedenle, bir romanı ya da şiiri sadece yazarın biyografisi ve niyetleriyle sınırlayarak açıklamaya çalışmak, o eserin zenginliğini gölgelemekten başka bir işe yaramaz.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Sanat eserlerinin restorasyonu, sadece yıpranmış bir yüzeyi eski hâline getirme uğraşı değildir; o, geçmişin estetik dilini bugünün teknik imkânlarıyla yeniden üretme sanatıdır. Restoratör, adeta bir zaman yolcusu gibi çalışarak eserin üretildiği dönemin ruhuna nüfuz etmek zorundadır. Örne��in, bir Rönesans tablosundaki solmuş boyaları canlandırırken o dönemin pigment kimyasını ve fırça vuruş tekniğini birebir taklit eder. Bu süreç, antik bir el yazmasını onaran bir filologun, metindeki eksik harfleri dönemin dil özelliklerine göre tamamlamasına benzer. Ancak restoratörün işi filologdan daha çetindir; çünkü o, hem malzemenin fiziksel kimyasıyla hem de sanatçının özgün üslubuyla aynı anda mücadele eder.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Modern navigasyon teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte, bir şehri harita üzerinden yön bularak keşfetme alışkanlığımız büyük ölçüde sona erdi. Artık gitmek istediğimiz hedefe, ekran üzerindeki yönlendirici bir oku takip ederek neredeyse hiçbir zihinsel çaba harcamadan ulaşabiliyoruz. Ancak bu zahmetsiz yolculuklar, çevremizle kurduğumuz mekânsal ve duygusal bağın giderek zayıflamasına yol açmaktadır. Eskiden harita kullanırken sokakların birbirine göre konumunu öğrenir, yol üstündeki tarihi binaların mimari özelliklerini belleğimize kazır ve adeta o mekânın dokusuyla bütünleşirdik. Oysa günümüzün yön bulma uygulamaları bizi pasif birer gözlemciye dönüştürerek sadece varış noktasına odaklanmamızı sağlamaktadır. Sonuç olarak, teknolojinin sunduğu bu konfor ve pratiklik, insan zihninin çevreye dair derinlikli algısını zayıflatmakta ve mekânsal hafızamızı köreltmektedir.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Gazeteci:
(I) ----------------------------------------------------
Epistemolog:
- Klasik epistemolojide bilgi, gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak ele alınır. Ancak dijital ekosistemde verinin doğrulanması, bireysel bilişsel denetimden ziyade algoritmik kürasyon sistemlerine devredilmiş durumdadır. Bu da öznenin bir yargıyı "gerekçelendirme" motivasyonunu rasyonel sorgulamadan çıkarıp sistemik bir güven ilişkisine dönüştürür. Haliyle bilgiye erişim hızımız katlanırken, bilginin epistemik meşruiyetini denetleme refleksimiz köreliyor.
Gazeteci:
(II) ----------------------------------------------------
Epistemolog:
- Tam aksine, bu dönüşümün bizi kaçın��lmaz bir bilişsel felce ya da mutlak bir şüpheciliğe mahkûm ettiğini düşünmüyorum. Aksine bu durum, kartezyen tarzda tekil bir özneye odaklanan geleneksel bilgi kuramının sınırlarını aşmamız için bir davettir. Bilginin kolektif ağlar, teknolojik altyapılar ve kurumlar aracılığıyla nasıl yapılandırıldığını inceleyen "sosyal epistemoloji" bu noktada devreye giriyor. Dolayısıyla dijitalleşme bilgiyi hükümsüz kılmıyor; sadece onun geçerlilik koşullarını test etme biçimlerimizi revize etmemizi talep ediyor.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
II. Bireyin rasyonel sorgulama refleksinin körelmesi, onu dijital ağların manipülasyonuna açık hâle getirerek bilginin doğrulanmasını imkânsız kılmıyor mu?
II. Bireysel sorgulama yetisinin zayıflaması ve sistem güvenine dayalı bu yeni düzen, bilginin tamamen işlevsizleştiği mutlak bir nihilizme ve eylemsizliğe mi yol açmaktadır?
II. Algoritmik sistemlerin gerekçelendirme sürecini üstlenmesi, insanı bütünüyle pasifize eden ve bilginin güvenirliğini yok eden kaçınılmaz bir epistemik açmaza mı işaret ediyor?
II. Geleneksel bilgi kuramının tekil özneye dayalı yapısı, dijital çağdaki kolektif bilgi üretimini açıklamakta neden tamamen yetersiz kalmıştır?
II. Sosyal epistemolojinin sunduğu kolektif perspektif, dijitalleşmenin bilgi üzerinde yarattığı değersizleşme algısını ortadan kaldıracak tek alternatif midir?
Kentsel akustik ekoloji, bir şehrin sadece gürültü kirliliğini ölçmekle kalmaz; o şehrin sakinlerinin çevreleriyle kurdukları işitsel ilişkiyi ve bu ilişkiden doğan kültürel kimliği de inceler. Endüstrileşme ve plansız yapıla��ma, kentlerin kendine özgü ses peyzajlarını yok ederek tekdüze bir makine gürültüsünü egemen kılmaktadır. Oysa tarihi bir pazar yerindeki esnaf bağrışları, rüzgârda sallanan çınar yapraklarının hışırtısı veya bir meydandaki güvercin kanat çırpışları, o kentin hafızasını oluşturan akustik imzalardır. Akustik ekoloji çalışmaları, bu özgün seslerin korunarak kentsel planlamaya dâhil edilmesini ve böylece bireylerin psikolojik refahının artırılmasını hedefler.
Bu parçanın konusu aşağıdakilerden hangisidir?
Dunbar sayısı, bir bireyin aynı anda sürdürebileceği istikrarlı ve anlamlı sosyal ilişkilerin üst sınırını ifade eden ve yaklaşık kişiye tekabül eden bilişsel bir eşiktir. Antropolog Robin Dunbar tarafından ’larda ortaya atılan bu teoriye göre, primatların neokorteks büyüklüğü ile grup büyüklükleri arasında doğrudan bir doğru orantı bulunmaktadır. İnsan beyninin hacmi temel alınarak yapılan hesaplamalar, bireyin sosyal ağında yer alan kişilerin isimlerini, yüzlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini verimli bir şekilde takip edebilmesinin sınırının bu sayı civarında olduğunu gösterir. Günümüzde sosyal medya platformlarının sunduğu binlerce kişilik arkadaş listeleri bu sınırı aşmış gibi görünse de araştırmalar, bireylerin etkileşimde bulunduğu gerçek anlamlı bağların yine de bu bilişsel sınırın ötesine geçemediğini ortaya koymaktadır.
Bu parçadan hareketle Dunbar sayısı ile ilgili aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Modern mimari pratiklerde 'boşluk', çoğunlukla işlevsel bir doluluğun sınırları çizildikten sonra geriye kalan, tasarlanmamış atıl alanlar olarak konumlandırılır. Oysa mekânın poetikası üzerine düşünen kuramcılar için boşluk, yapısal unsurların sınırlarını belirleyen edilgen bir yokluk değil; aksine, insan hareketini ve algısını yönlendiren, ışık ve gölgenin diyalektiğini kuran ve doluluğu anlamlı kılan aktif bir kurucu ögedir. Fiziksel sınırların varlığı ancak aralarındaki boşluğun sunduğu potansiyel geçiş imkânıyla bir yaşam alanına dönüşür. Dolayısıyla mimari tasarımda estetik ve işlevsel yetkinlik, somut malzemenin nasıl konumlandırıldığından ziyade, bu malzemenin çevrelediği ve görünmez kıldığı boşluğun nasıl yönetildiği ve deneyime açıldığıyla doğrudan ilişkilidir. Boşluğu sadece bir hacim kaybı veya fiziksel noksanlık olarak gören indirgemeci anlayış, mekânın sunduğu varoluşsal ve deneyimsel derinliği kavramaktan uzaktır.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Antik Çağ'da parşömenlerin üzerindeki yazıların kazınarak yerine yeni metinlerin yazılmasıyla elde edilen "palimpsest" belgeler, günümüzde kentsel coğrafya ve kültürel bellek çalışmalarında zengin bir metafor olarak kullanılmaktadır. (II) Bu metafor bağlamında modern kentler; farklı tarihsel dönemlerin izlerini bünyesinde üst üste barındıran ve geçmişin tamamen yok edilemediği çok katmanlı yapılar olarak ele alınır. (III) Kent planlamasında tarihsel katmanların korunması yerine rant odaklı modern projelerin tercih edilmesi, şehirlerin özgün kimliğini yitirmesine yol açmaktad��r. (IV) Şehirlerin bu çok katmanlı dokusu; sokak düzenlerinde, eski yapıların cephelerinde ya da meydanların düzenlenişinde kendini hissettirerek adeta okunmayı bekleyen somut birer tarihsel belge niteliği taşır. (V) Birey de bu mekânsal katmanlar arasında dolaşırken sadece fiziksel bir çevrede hareket etmez, aynı zamanda kentin belleğinde zamansal bir yolculuğa çıkar.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
E-postaların ve anlık mesajlaşma uygulamalarının hayatımızı kuşattığı günümüzde, el yazısıyla yazılmış mektupların yerini dijital iletiler almıştır. Ancak bu değişim, sadece bir iletişim aracının diğerine ikame edilmesi olarak görülmemelidir. Mektup yazmak; seçilen kağıdın dokusundan mürekkebin rengine, satır aralarındaki duraksamalardan silintilere kadar yazanın o anki ruh halini, zamanı kullanma biçimini ve muhatabına verdiği değeri yansıtan kişisel bir arşiv oluşturmaktır. Dijital yazışmaların sunduğu hız ve pratiklik, bizi mektubun barındırdığı bu derin ve zamana yayılan 'bireysel tanıklık' boyutundan uzaklaştırmakta, duyguların kalıcılığını ve içtenliğini zedelemektedir.
Bu parçada el yazısıyla yazılan mektupların yerini dijital iletişimin almasıyla ilgili olarak asıl vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
I. Kobra etkisi, bir sorunu çözmek için tasarlanan bir teşvik veya çözümün, durumu daha da kötüleştiren istenmeyen sonuçlara yol açması durumunu ifade eden bir kavramdır. Terim, sömürge dönemi Hindistan'ında Delhi'deki kobra yılanlarının sayısını azaltmak isteyen İngiliz hükümetinin, ölü kobralar için ödül teklif etmesiyle ortaya çıkm��ştır. Başlangıçta başarılı olan bu yöntem, zamanla halkın ödül almak için kobra yetiştirmeye başlamasıyla yön değiştirmiştir. Hükümet durumu fark edip ödülü kaldırd��ğında ise yetiştiriciler değersizleşen yılanları serbest bırakmış, sonuç olarak Delhi'deki kobra nüfusu eskisinden daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.
II. Benzer bir durum günümüzde modern yönetim ve çevre politikalarında da sıklıkla gözlemlenmektedir. Örneğin, bir sanayi tesisinin karbon emisyonunu azaltmak amac��yla çevre bakanlığı tarafından baca filtresi takmayan işletmelere yüksek cezalar kesilmesi planlanmıştır. Ancak bu düzenleme, bazı fabrikaların denetim saatlerinde üretimi geçici olarak durdurup salınımı gece saatlerinde gizlice yapmasına veya yasal boşluklardan yararlanarak üretim kapasitelerini resmi olarak düşük göstermelerine yol açmıştır. Sonuçta toplam hava kirliliği azalmamış, aksine denetlenmesi daha zor, düzensiz salınımlar ortaya çıkmıştır.
Bu iki paragraf arasındaki anlamsal ilişkiyi aşa��ıdakilerden hangisi en iyi açıklar?
Enformasyon teknolojilerinin sunduğu sınırsız depolama kapasitesi, insanlığı her şeyi kaydetme ve hatırlama yönünde görünmez bir baskı altında tutmaktadır. Ancak insan belleği ve toplumsal hafıza, seçici bir unutma mekanizması üzerine kuruludur. Jorge Luis Borges’in "Bellek Funes" karakterinde resmettiği gibi, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlayan bir zihin, genelleme yapma, kavramlaştırma ve dolayısıyla düşünme yetisinden yoksundur. Benzer şekilde, geçmişin tüm kültürel üretimlerini, hiçbir ayrım gözetmeksizin dijital arşivlerde ebediyen saklamaya çalışmak, bugünün yaratıcı enerjisini geçmişin devasa tortusu altında ezme riski taşır. Kültürün kendini yenileyebilmesi ve geleceğe yön verebilmesi için, geçmişin yükünden kurtulması, yani bilinçli bir 'unutuş' filtresinden geçmesi hayati bir zorunluluktur. Arşivciliğin mutlaklaştırdığı korumacı refleks, ironik bir biçimde, yaşayan kültürün devinimini felç eden bir durağanlığa yol açabilir.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Sosyolog Mark Granovetter’ın ortaya koyduğu 'zayıf bağların gücü' kuramı, sosyal ağ analizinde çığır açan bir bakış açısı sunar. Bu kurama göre, bireylerin sıkı ilişkide olduğu aile ve yakın arkadaş çevreleri (güçlü bağlar) genellikle benzer bilgi ve kaynak havuzlarını paylaşır. Bu durum, grup içinde bilginin sürekli kendini tekrar etmesine ve bir yankı odası oluşmasına yol açar. Öte yandan, seyrek olarak iletişim kurulan tanıdıklar (zayıf bağlar), farklı sosyal gruplarla temas kurulmasını sağlayan birer köprü işlevi görür. Dolayısıyla yeni bir iş fırsatı, alışılmadık bir fikir veya yenilikçi bir teknolojik gelişme gibi özgün bilgiler, çoğunlukla bu zayıf bağlar aracılığıyla bireye ulaşır. Kuram, toplumsal düzeyde bilginin yayılımının ve bireysel düzeyde fırsatlara erişimin, sanılanın aksine, yakın çevreyle kurulan sıkı ilişkilerden ziyade bu gevşek sosyal bağların dinamizmine dayandığını savunur.
Bu parçada 'zayıf bağların gücü' kuramı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
(I) Kriptoloji, bilginin yetkisiz kişilerin eline geçmesini engellemek amacıyla belirli sistemlerle şifrelenmesi ve bu şifrelerin çözülmesi üzerine odaklanan bir bilim dalıdır. (II) Tarihsel süreçte özellikle askeri ve diplomatik yazışmaların gizliliğini korumak amacıyla kullanılan bu disiplin, basit yer değiştirme şifrelerinden karmaşık mekanik cihazlara kadar geniş bir gelişim çizgisi izlemiştir. (III) İkinci Dünya Savaşı sırasında Enigma makinesinin şifrelerinin kırılması, kriptolojinin sadece bir savunma aracı değil, savaşların seyrini değiştiren stratejik bir unsur olduğunu açıkça ortaya koymuştur. (IV) Bilgisayar teknolojilerinin hayatın merkezine yerleştiği günümüzde ise kriptoloji, klasik yöntemlerin ötesine geçerek siber güvenlik mimarisinin temel yapı taşını oluşturmaktadır. (V) Artık bankacılık işlemlerinden kişisel veri transferlerine kadar her alanda verilerin güvenliği, bu disiplinin sunduğu gelişmiş matematiksel algoritmalara emanettir. (VI) Hatta kuantum bilgisayarların işlem gücünün geleneksel şifreleri tehdit etmeye başlaması, uzmanları kuantum sonrası şifreleme yöntemleri üzerinde çalışmaya zorlamaktadır.
Bu parça iki paragrafa bölünmek istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
Gazeteci:
(I) ----------------------------------------------------
Arkeobotanikçi:
- Kazı alanlarından elde ettiğimiz kömürleşmiş tohum, meyve çekirdeği ve polen kalıntıları, geçmişteki insanların yalnızca ne yediğini göstermez. Bu bitkisel veriler, o dönemdeki iklim koşullarını, sulama tekniklerini ve hatta ormansızlaşma gibi insan kaynaklı çevre tahribatlarını da ortaya koyar. Yani bitki kalıntıları, geçmişin ekolojik yapısını ve insanın çevreyle olan etkileşimini okumamızı sağlayan birer arşiv niteliğindedir.
Gazeteci:
(II) ----------------------------------------------------
Arkeobotanikçi:
- Tarımın başlangıcına dair kesin bir tarih vermek yerine, bunun binlerce yıla yayılan kademeli bir süreç olduğunu kabul etmek gerekir. İlk başlarda insanlar yabani tahılları toplarken zamanla bu bitkilerin genetik yapısını seçilim yoluyla değiştirerek evcilleştirmişlerdir. Bu durum bir günde değil, toplulukların yerleşik yaşama geçiş denemeleri ve iklimsel değişimlere uyum sağlama çabalarıyla çok yavaş bir şekilde gerçekleşmiştir.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
II. Tarımsal üretime geçişte bitkilerin evcilleştirilmesinde iklim dışı faktörlerin etkisi ne düzeydedir?
II. Avcı-toplayıcı toplulukların tarım öncesi dönemdeki besin arama stratejileri nasıl şekillenmiştir?
II. Yerleşik hayata geçiş ve tarımsal üretimin ba��laması, insanlık tarihinde ani ve planlı bir devrim olarak nitelendirilebilir mi?
II. Yabani bitki türlerinin evcilleştirilmesi esnasında yaşanan genetik dönüşümlerin hızı neye bağlıdır?
II. Tarih boyunca toplulukların yerleşik yaşama geçiş süreçlerinde karşılaştığı en temel zorluklar nasıl aşılmıştır?
Kitap okuma alışkanlığı kazanmak, sanıldığı kadar zor veya zahmetli bir süreç değildir. Bu süreçte en önemli adım, kişinin kendi ilgi alanlarına uygun eserleri seçmesidir. Sırf popüler olduğu için ya da başkaları önerdi diye sıkıcı bulduğumuz kitapları okumaya çalışmak, bizi okuma eyleminden soğutabilir. Bu yüzden okuma serüvenine başlarken ----.
Bu parçanın sonuna düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?