Paragraf
590 soru
(I) Bilişsel dilbilim, insan zihninin dünyayı nasıl algıladığını ve bu algıyı dile nasıl yansıttığını inceleyen bir disiplindir. (II) Nitekim günlük dilde sıkça kullandığımız mecazlar, zihnimizin soyut kavramları somutlaştırmak için başvurduğu temel araçlardır. (III) Bu alanda çalışan araştırmacılar, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda düşünce sistemimizin somut bir haritası olduğunu savunurlar. (IV) Bu mecazi yapılar sayesinde, karmaşık duygu ve düşünceleri fiziksel dünyanın tanıdık nesneleriyle ilişkilendirerek anlamlandırırız. (V) Sonuç olarak dilbilimsel analizler, zihinsel süreçlerin işleyiş mekanizmasını anlamamızda anahtar bir rol üstlenir.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangileri yer değiştirirse parçanın anlam bütünlüğü sa��lanır?
Günün her anında maruz kaldığımız yoğun bilgi akışı, bildirim sesleri ve bitmek bilmeyen arka plan gürültüsü, modern insanı sürekli bir uyarıcı bombardımanı altında yaşamaya mecbur bırakmaktadır. Çoğu zaman bir boşluk veya yalnızlık hissiyle özdeşleştirilerek kaçınılan sessizlik, aslında zihnin dış dünyadan gelen bu gürültüyü ayıklayıp kendi sesini duymasını sağlayan vazgeçilmez bir sığınaktır. İnsanın kendi üzerine derinlemesine düşünebilmesi, yaratıcı fikirler üretebilmesi ve yaşadığı deneyimleri anlamlandırabilmesi ancak bu içsel sessizlik anlarında gerçekleşir. Dolayısıyla sessizlik, bir eylem ya da iletişim eksikliği olmaktan ziyade zihinsel derinleşmenin ve içsel olgunlaşmanın ön koşuludur.
Bu parçada vurgulanmak istenen ana düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Tarihçiler geçmişi yeniden inşa ederken yalnızca arşiv belgelerini alt alta s��ralamakla yetinmezler; bu ham verileri anlamlı bir kurgusal bütünlük içinde bir araya getirerek anlatısallaştırırlar. Bu durum, tarih yazımının kaçınılmaz olarak edebi bir dil ve yapı kazanmasına yol açar. ---- Ancak bu durum, tarih disiplininin tamamen kurmaca bir edebi tür olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü tarihçinin ortaya koyduğu anlatı, yazarın hayal gücünün sınırsız özgürlüğünden ziyade, somut belgelerin ��izdiği sınırlarla ve bilimsel kanıtlanabilirlik ölçütleriyle doğrudan ilişkilidir.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Dunbar sayısı, bir insanın kurabileceği ve aktif olarak sürdürebileceği maksimum istikrarlı sosyal ilişki sayısını ifade eden teorik bir sınırdır. İngiliz antropolog Robin Dunbar tarafından 1990’larda ortaya atılan bu kurama göre, neokorteks büyüklüğü ile sosyal grup büyüklüğü arasında doğrudan bir ilişki vardır. İnsan beyninin bilişsel kapasitesi göz önüne alındığında bu sınır yaklaşık 150 kişi olarak kabul edilir. Bu sayı, bireyin her bir üyenin kim olduğunu ve diğer üyelerle nasıl bir ilişkisi olduğunu bildiği grubu temsil eder. Sosyal medya platformlarındaki arkadaş listeleri binlerce kişiye ulaşsa da bilişsel sınırımız nedeniyle derin ve anlamlı bağ kurabildiğimiz insan sayısı bu eşiği aşamaz. Dolayısıyla teknolojik gelişmeler iletişim ağlarını genişletse de insan doğasının biyolojik sınırlarını değiştirmemektedir.
Bu parçada Dunbar sayısı ile ilgili aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Dunning-Kruger etkisi, belirli bir alanda yetkinliği olmayan bireylerin, kendi becerilerini ve bilgi düzeylerini gerçekte olduğundan çok daha yüksek görme; buna mukabil, aynı alanda yüksek yetkinliğe sahip uzmanların ise kendi becerilerini hafife alma eğiliminde olduklarını savunan bir bilişsel yanlılıktır. Sosyal psikoloji literatüründe önemli bir yer tutan bu kavram, bireyin 'bilmediğini bilmemesi' veya kendi cehaletinin sınırlarını algılayamaması olarak özetlenebilir. Araştırmacılar, bu bilişsel sapmanın temelinde iki yönlü bir yanılgının yattığını savunurlar: İlki, yetkin olmayan kişilerin kendi performanslarını aşırı değerli bulması ve gerçek uzmanların niteliklerini takdir edememesidir. İkincisi ise yüksek yetkinliğe sahip bireylerin, kendileri için çok basit olan görevleri başkalarının da aynı kolaylıkla yapabileceğini varsayarak kendi başarılarını sıradanlaştırmasıdır. Bu durum, kurumsal karar alma mekanizmalarından bilimsel tartışmalara kadar geniş bir yelpazede ciddi aksaklıklara neden olur. Özellikle liyakatin arka plana itildiği yapılarda, öz güveni yüksek fakat yetkinliği düşük bireylerin liderlik pozisyonlarına yükselmesi kaçınılmaz hale gelirken; gerçek uzmanlar, kendilerine yönelik şüpheci yaklaşımları nedeniyle arka planda kalmaktadırlar. Modern bilgi toplumlarında, bilgi kirliliğinin artması ve derinlemesine uzmanlaşmanın yerini yüzeysel edinimlerin alması, bu etkinin yıkıcı sonuçlarını daha da görünür kılmıştır. Bireylerin kendilerini değerlendirirken takındıkları bu öznel tavır, rasyonel kararların alınmasını engelleyerek toplumsal ölçekte dezenformasyonun ve yetersizliğin kurumsallaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu parçadan yola çıkılarak Dunning-Kruger etkisiyle ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Günümüzde algoritmalar, müzik tercihlerimizden seyahat rotalarımıza kadar hayatımızın her alanını optimize etmek üzere tasarlanmıştır. Bu sistemler bize en hızlı, en verimli ve en 'uygun' seçenekleri sunarak zamandan tasarruf etmemizi sağlar. Ancak bu yapay pürüzsüzlük, insan zihninin ve yaratıcılığının en önemli yakıtı olan rastlantısallığı hayatımızdan yavaşça uzaklaştırmaktadır. Çünkü insan, aradığı şeyi tam olarak bilmediği anlarda yaptığı tesadüfi keşiflerle zihinsel sınırlarını aşar. Rotasından sapan bir yolcunun hiç planlamadığı bir sokakta karşılaştığı manzara veya kütüphanede yan raftaki alakasız bir kitabı karıştırırken doğan bir fikir, algoritmaların hesaplanmış dünyasında kendine yer bulamaz. Hayatın aşırı biçimde optimize edilmesi, bizi öngörülebilir bir konfor alanına hapsederken beklenmedik karşılaşmaların doğuracağı o benzersiz bilişsel sıçramalardan ve yaratıcı kıvılcımlardan mahrum b��rakmaktadır.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Eski haritalar, sadece coğrafi sınırları ve yolları gösteren teknik belgeler değil; aynı zamanda çizenin inançlarını, korkularını ve dünyayı algılama biçimini barındıran birer anlatı aracıydı. Canavarlar, mitolojik figürler ve bilinmeyen bölgelere dair efsaneler bu haritaların ayrılmaz birer parçasıydı. Günümüzde ise uydu teknolojileri ve dijital yönlendirme sistemleri sayesinde santimetrik hassasiyette, tamamen nesnel haritalara sahibiz. Ancak bu matematiksel kesinlik, insan ile mekân arasındaki duygusal ve kültürel bağı zayıflatmıştır. Modern haritalar nereye nasıl gideceğimizi kusursuz bir şekilde söylese de, gittiğimiz yerin bizim için ne anlam ifade ettiğini anlatma yeteneğinden yoksundur. Mekânı sadece ölçülebilir bir koordinata indirgemek, insanın coğrafyayla kurduğu kadim ve hikayesel bağın özünü yok etmektedir.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
E-postaların ve anlık mesajlaşma uygulamalarının hayatımızın merkezine yerleştiği günümüzde, iletişim kurma hızı tarihin en üst seviyesine ulaşmıştır. Ancak bu sürat, paylaşılan düşüncelerin derinliğini ve muhatap üzerindeki kalıcılığını aynı ölçüde aşındırmaktadır. Geçmişte bir mektup kaleme almak; kelimeleri özenle seçmeyi, üzerine etraflıca düşünülmüş cümleler kurmayı ve hepsinden önemlisi alıcıya kıymetli bir zaman dilimi ayırmayı gerektirirdi. Mektubun yazılma, gönderilme ve alıcıya ulaşma sürecindeki o mecburi bekleme süresi, hem yazanın hem de okuyanın zihninde iletilen mesajın olgunlaşmasına imkan tanırdı. Modern dijital iletişim araçları ise anlık tepkilere dayalı, aceleci ve geçici bir etkileşim modeli sunarak insanı derinlemesine düşünmekten ve güçlü bağlar kurmaktan uzaklaştırmaktadır. Hızın getirdiği pratiklik, anlamın zenginleşmesini değil, aksine iletişimin yüzeyselleşmesini beraberinde getirmektedir.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Mary, renkler hakkında her şeyi bilen ancak tüm hayatını siyah-beyaz bir odada, siyah-beyaz bir ekrandan dış dünyayı araştırarak geçirmiş bir bilim insanıdır. Renklerin fiziksel, fizyolojik ve nörolojik tüm detaylarına hakimdir; örneğin kırmızı ışığın dalga boyunu ya da göze ulaştığında beyinde hangi sinirsel tepkileri tetiklediğini kusursuzca açıklayabilir. Ancak Mary, bir gün siyah-beyaz odasından dışarı çıkıp ilk kez gerçek bir kırmızı elma gördüğünde yeni bir şey öğrenmiş midir? Frank Jackson tarafından ortaya atılan bu düşünce deneyinde, Mary'nin elmayı gördüğünde rengin öznel deneyimini (qualia) ilk kez tattığı ve dolayısıyla fiziksel olmayan yeni bir bilgi edindiği savunulur. Bu argüman, zihne dair her şeyin yalnızca fiziksel açıklamalarla (fizikalizm) tam olarak anlaşılamayacağını, deneyimin kendisine has bir bilgi türü barındırdığını öne sürerek zihin felsefesinde derin tartışmalara yol açmıştır.
Bu parçadan 'Mary'nin Odası' düşünce deneyiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
(I) Kokular, insan hafızasının en derin köşelerine doğrudan ulaşabilen en güçlü tetikleyicilerdir. (II) Bir koku duyulduğunda, beynin duygusal hafıza ve koku merkezleri olan amigdala ile hipokampus doğrudan uyarılır. (III) Bu durum, geçmişte yaşanmış bir anının tüm canlılığıyla ve duygusal yüküyle aniden zihinde belirmesine yol açar. (IV) İnsan burnu, yaklaşık bir trilyon farklı kokuyu ayırt edebilme yeteneğine sahip son derece hassas bir organdır. (V) Edebiyatta "Proust Etkisi" olarak adlandırılan bu fenomen, kokunun geçmişe açılan bir kapı olduğunu vurgular.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
I. Bu canlılar, çevre koşulları tamamen normale dönene kadar metabolizmalarını neredeyse tamamen durdurarak "kriptobiyoz" adı verilen yarı ölüm uykusuna yatarlar.
II. Tardigradlar, mikroskop altında tombul ve yavaş hareket eden sekiz bacaklı sevimli ayıcıkları andırdıkları için halk arasında "su ayıları" olarak da bilinirler.
III. Bu olağanüstü dayanıklılığın sırrı ise onların zorlu dış çevre şartlarında vücutlarındaki suyun neredeyse tümünü kaybetmelerinde yatmaktadır.
IV. Nemli ve ıslak ortamlarda yaşayan bu mikroskobik canlılar, dondurucu soğuklardan aşır�� sıcaklara ve hatta uzay boşluğuna kadar en ekstrem ortamlara bile meydan okuyabilmektedir.
V. Yeniden suya kavuştuklarında ise adeta yeniden doğmuş gibi canlanarak normal yaşamsal aktivitelerine kaldıkları yerden devam ederler.
Yukarıdaki numaralanmış cümleler anlamlı bir bütün oluşturacak biçimde sıralandığında, baştan üçüncü cümle hangisi olur?
Fotoğrafın icat edildiği ilk günlerden beri, onun nesnel bir gerçeklik belgesi olduğu yönündeki inanç varlığını güçlü bir şekilde korumuştur. Teknik bir aygıt olan kamera, önündeki dünyayı hiçbir müdahalede bulunmadan, tarafsızca kaydeden mekanik bir araç olarak kabul edilir. Oysa bir fotoğraf sanatçısı vizörden bakarken sadece bir anı dondurmakla kalmaz; neyi çerçeveye alıp neyi dışarıda bırakacağına karar vererek gerçekliği kendi zihninde yeniden üretir. Seçilen ışık açısı, belirlenen odak noktası ve deklanşöre basıldığı o kritik saniye, tamamen yaratıcının öznel tercihlerinin bir sonucudur. Dolayısıyla üretilen her fotoğraf, dış dünyanın doğrudan ve tarafsız bir kopyası değil, fotoğrafçının dünyayı anlamlandırma biçiminin görsel bir kurgusudur. Fotoğrafın mutlak gerçeği yansıttığı tezi, bu kurguyu gizleyen yaygın bir yanılsamadır.
Bu parçada fotoğraf ile ilgili olarak asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Kentlilerin zihinlerinde oluşturdukları bilişsel haritalar, yalnızca yolları ve binaları içeren kuru birer kroki değildir; bu haritalar bireyin şehirle kurduğu duygusal ve deneyimsel bağın birer izdüşümüdür. Birey, kenti ad��mlarken sadece fiziksel engelleri aşmaz, aynı zamanda geçmiş yaşantılarını, toplumsal bellek unsurlarını ve mekâna yüklediği anlamları da bu zihinsel şemaya işler. ----. Nitekim aynı sokaktan geçen bir mimar ile bir seyyar satıcının zihnindeki kentsel mekân tasarımı, tamamen farklı referans noktaları ve anlam ağları üzerinden şekillenir. Bu durum, mekânın nesnel bir gerçeklik olmaktan ziyade, öznel deneyimlerle sürekli yeniden inşa edilen dinamik bir yapı olduğunu gösterir.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Her dil, dünyayı anlamlandırma çabasının kendine özgü bir haritasıdır. Bazı dillerde var olan ancak başka bir dile tek bir sözcükle aktarılması mümkün olmayan kavramlar, o dilin konuşulduğu toplumun yaşantısına, coğrafyasına ve duygusal dünyasına dair benzersiz ipuçları sunar. Örneğin, Portekizcedeki 'saudade' veya Türkçedeki 'gönül' gibi sözcükler, sadece birer kelime değil, o kültürlerin varlığı ve zamanı algılayış biçimlerinin kristalleşmiş hâlidir. Bu tür sözcükleri korumak ve anlam derinliğini yitirmeden aktarabilmek, yalnızca bir dil bilimi faaliyeti değildir. Bu çaba, insanlığın ortak düşünce evreninin ve bilişsel çeşitliliğinin yok olmasını önleme mücadelesidir. Çünkü bir dilin benzersiz bir kavramı kaybetmesi, insanlığın dünyayı görme biçimlerinden birinin ebediyen kararması anlamına gelir.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Zeigarnik etkisi, insanların tamamlanmamış veya yarıda kesilmiş görevleri, tamamlanmış olanlara göre daha kolay ve net hatırlaması durumudur. (II) Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından ortaya konan bu kavram, beynin yarım kalan durumları tamamlanana kadar aktif bir şekilde gündemde tuttuğunu savunur. (III) Yapılan araştırmalarda, zihinsel performansın günün belirli saatlerinde en yüksek seviyeye ulaştığı kanıtlanmıştır. (IV) Etkiyi kanıtlamak için yürütülen deneylerde katılımcılardan bazı görevleri tamamlamaları istenmiş, bazılarında ise çalışma yarıda kesilmiştir. (V) Deneylerin sonucunda katılımcıların, kesintiye uğrayan görevleri bitirdikleri görevlere oranla çok daha yüksek bir doğrulukla hatırladıkları görülmüştür.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Bilimsel modeller, karmaşık doğal fenomenleri anlaşılır kılmak adına gerçeği basitleştiren soyutlamalardır. Ancak modern bilimsel pratiklerde, modelin içsel tutarlılığı ve matematiksel zarafetinin, onun doğadaki karşılığıyla olan ontolojik bağının önüne geçebildiği görülür. Gözlemlenen gerçeklik ile model arasındaki sapmalar, modelin revize edilmesi yerine 'sisteme dahil edilemeyen gürültü' olarak dışlandığında, model kendi kendini doğrulayan kapalı bir anlatıya dönüşür. Bu durum, bilimin doğay�� anlama çabasını, doğayı kendi inşa ettiği matematiksel şablonlara sığdırma gayretine indirgemektedir. Dolayısıyla model, gerçeği açıklayan bir araç olmaktan çıkıp, gerçeğin yerine geçen ve onu görünmez kılan kuramsal bir hegemonya kurmaktadır.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Flynn etkisi, yirminci yüzyıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde ölçülen zekâ katsayısı () test sonuçlarının istikrarlı ve belirgin bir şekilde yükseldiğini ifade eden olgudur. Bu kavram, adını bu artışı sistematik olarak belgeleyen Yeni Zelandalı araştırmacı James Flynn’den almıştır. Flynn, farklı ülkelerde yapılan testleri incelediğinde, her yılda bir ortalama puanlarının yaklaşık puan arttığını gözlemlemiştir. Bu durum, insan zekâsının genetik olarak bu kadar kısa sürede evrimleşemeyeceği gerçeği göz önüne alındığında, araştırmacıları farklı açıklamalar aramaya yöneltmiştir.
Çoğu bilim insanı, bu zihinsel sıçramanın arkasında genetik değişimlerin de��il, çevresel faktörlerin yattığını savunmaktadır. Beslenme koşullarının iyileşmesi, çocukluk dönemi hastalıklarının azalması, eğitim süresinin ve kalitesinin artması bu faktörlerin başında gelir. Ayrıca modern dünyada bireylerin maruz kaldığı görsel ve teknolojik uyarıcıların çeşitliliği, soyut düşünme becerisini geliştiren bir çevre sunmaktadır. Günümüz insanı, geçmiş kuşaklara kıyasla daha karmaşık bilgi ağlarıyla etkileşime girmekte ve problemleri daha esnek yöntemlerle çözmektedir. Dolayısıyla Flynn etkisi, insan beyninin potansiyel kapasitesinin artmasından ziyade, mevcut potansiyelin modern yaşamın getirdiği gereksinimler doğrultusunda daha verimli bir şekilde kullanılmaya başlandığını göstermektedir. Ancak son yıllarda bazı gelişmiş ülkelerde bu artışın durduğu, hatta tersine döndüğü yönünde bulgular da elde edilmektedir. Bu gerileme eğilimi, araştırmacılar tarafından 'ters Flynn etkisi' olarak adlandırılmakta ve eğitim sistemlerindeki dönüşümler ya da bilişsel alışkanlıkların değişmesiyle açıklanmaya çalışılmaktadır.
Bu parçaya göre Flynn etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Kintsugi, kırılan seramiklerin altın, gümüş ya da platin tozu karıştırılmış özel bir reçineyle yapıştırılması esasına dayanan geleneksel bir Japon sanatıdır. Bu sanatta amaç, kırılan eşyayı gizlemek veya eski hâline getirmek değil, tam aksine çatlakları ve kırıkları daha belirgin hâle getirerek esere yeni bir estetik değer katmaktır. Kintsugi felsefesinde nesnenin yaşadığı hasar, onun geçmişinin ve yaşanmışlığının bir parçası olarak kabul edilir. Böylece kırılan bir tabak ya da vazo, çöpe atılmak yerine eskisinden daha değerli ve benzersiz bir sanat eserine dönüşür. Bu yaklaşım, sadece fiziksel nesneler için değil, insanın hayattaki zorluklar ve kırılganlıklar karşısında olgunlaşması yönüyle de felsefi bir metafor olarak kabul görmektedir.
Bu parçadan kintsugi sanatı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Zeigarnik etkisi, psikolojide tamamlanmamış veya yarıda kesilmiş görevlerin, tamamlanmış olanlara kıyasla zihinde daha kolay ve net bir şekilde hatırlanması eğilimini ifade eden önemli bir fenomendir. Bu kavram, 1920'li yıllarda Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından yürütülen deneysel çalışmalara ve gözlemlere dayanmaktadır. Zeigarnik, kalabalık bir restoranda çalışan garsonların, henüz ödenmemiş siparişleri detaylarıyla hatırlarken, hesap ödendikten hemen sonra bu siparişlere dair bilgileri hafızalarından sildiklerini fark etmiştir. Bu ilgi çekici gözlemden yola çıkarak tasarlanan laboratuvar deneylerinde, katılımcılara çözmeleri için çeşitli bulmacalar ve el işi görevleri verilmiş; ancak bu görevlerin bir kısmı tamamlanamadan araştırmacılar tarafından kasıtlı olarak yarıda kesilmiştir. Deneyin sonunda katılımcıların bellekleri test edildiğinde, yarım kalan işlerin tamamlananlara göre yaklaşık iki kat daha yüksek bir oranla hatırlandığı tespit edilmiştir. Bilişsel psikoloji perspektifinden bu durum, bir işe başlandığında insan zihninde oluşan 'görev odaklı psikolojik gerilimin', iş başarıyla tamamlanıncaya kadar varlığını sürdürmesiyle açıklanır. Görev nihayete erdiğinde ise bu gerilim ortadan kalkmakta ve zihin ilgili bilgiyi depolama ihtiyacı hissetmeyerek serbest bırakmaktadır. Günümüzde Zeigarnik etkisi; eğitim süreçlerinin yapılandırılmasından pazarlama stratejilerine, zaman yönetiminden televizyon dizilerinin merak uyandıran sezon finallerine kadar pek çok farklı alanda etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Özellikle modern iş dünyasında bireylerin yarım kalmış işlere karşı geliştirdiği bu bilişsel duyarlılık, erteleme alışkanlığıyla mücadele etmede ve iş verimliliğini artırmada stratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir.
Bu parçadan hareketle Zeigarnik etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Kitap okumak, yalnızca yeni bilgiler edinmemizi sağlamaz; aynı zamanda kelime dağarcığımızı zenginleştirerek kendimizi daha iyi ifade etmemizin önünü açar. Düzenli olarak kitap okuyan bireyler, kelimelerin dünyasında yaptıkları yolculuk sayesinde düşüncelerini aktarırken daha az zorluk çekerler. Dolayısıyla kitap okuma alışkanlığı, bireyin iletişim becerilerini ve kendini ifade etme gücünü geliştiren en temel unsurdur.
Bu parçada vurgulanmak istenen ana düşünce aşağıdakilerden hangisidir?