Paragraf
590 questions
Aşağıdaki parçayı okuyarak soruyu cevaplayınız.
Hedonik adaptasyon ya da hedonik koşu bandı, bireyin yaşamında meydana gelen büyük olumlu veya olumsuz değişimlerin ardından kısa sürede eski genel mutluluk düzeyine geri dönme eğilimini ifade eder. Piyangodan büyük ikramiye kazanan birinin yaşadığı büyük sevinç ya da kaza sonucu fiziksel bir yeti kaybına uğrayan kişinin duyduğu derin keder, zamanla etkisini yitirir ve birey başlangıçtaki duygu durum çizgisine yaklaşır. Bu durum, insan zihninin uyum sağlama mekanizmasının bir parçasıdır ve hayatta kalma başarısını artırır. Ancak modern tüketim toplumlarında hedonik adaptasyon, bireyleri sürekli bir doyumsuzluk sarmalına sürükler. Yeni bir eve taşınmak, daha lüks bir araç almak ya da kariyerde yükselmek gibi hedeflere ulaşıldığında duyulan tatmin hızla sıradanlaşır. Kişi, elde ettiği yeni standardı baz noktası kabul ederek daha fazlasını arzulamaya başlar. Böylece koşu bandındaki bir sporcu gibi, sürekli hareket hâlinde olmasına rağmen mutluluk düzeyinde net bir ilerleme kaydedemez. Bu kısır döngüden çıkış ise ancak dışsal koşullara dayalı haz arayışından sıyrılıp içsel değerlere, anlamlı ili��kilere ve kalıcı deneyimlere odaklanmakla mümkündür.
Bu parçadan hareketle aşağıdakilerden hangisi hedonik adaptasyonun modern tüketim toplumlarındaki yansımasını en iyi ifade eden yargıdır?
Kitap okumanın insan ruhuna iyi geldiği, yalnızlık hissini azalttığı ve empati yeteneğini geliştirdiği öteden beri bilinmektedir. Ancak bibliyoterapi, sadece rastgele seçilmiş kitapları okumaktan ibaret değildir. Bu yöntem, bireyin içinde bulunduğu psikolojik duruma uygun, uzmanlar tarafından seçilmiş doğru metinlerin, kontrollü bir süreç eşliğinde okunmasını ve analiz edilmesini gerektirir. Birey, okuduğu karakterlerle özdeşim kurarak kendi sorunlarına dışarıdan bakmayı öğrenir. Dolayısıyla bibliyoterapi, edebi bir etkinlikten ziyade, terapötik amaçlarla yapılandırılmış bilimsel bir iyileşme sürecidir.
Bu parçada bibliyoterapi ile ilgili olarak asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Geleneksel yazılı kültürde okuma eylemi; sabır, yoğunlaşma ve zihinsel bir inşa süreci gerektirirdi. Birey, doğrusal bir metni takip ederken kendi içsel sesini bulur ve yazarın argümanlarını eleştirel bir süzgeçten geçirirdi. Günümüzde ise ekran başında gerçekle��tirilen okumalar, çoğunlukla hızlı bir tarama ve bilgi kırıntılarını toplama faaliyetine dönüşmüştür. Hızlı veri akışı, zihni sürekli uyararak derin odaklanmayı engellemektedir. -------. Başka bir deyişle, dijital çağın getirdiği hız, bizi daha çok bilgiye ulaştırmakta ancak bu bilgiyi derinlemesine işleme kapasitemizi zayıflatmaktadır.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Barnum Etkisi (Forer Etkisi), bireylerin kendileri için özel olarak hazırlandığını düşündükleri, aslında genel ve son derece geniş bir kitleye hitap eden belirsiz kişilik tanımlarını kendilerine özgü olarak kabul etme eğilimini ifade eder. Bu kavram, adını Amerikalı sirk yöneticisi P. T. Barnum'un 'herkese uygun bir şeylerin olduğunu' savunmasından almıştır. 1948 yılında psikolog Bertram Forer tarafından yapılan bir deneyle bilimsel olarak temellendirilmiştir. Forer, öğrencilerine bir kişilik testi uygulamış ve ardından her bir öğrenciye, test sonuçlarından bağımsız olarak tamamen aynı analiz metnini vermiştir. Bu metin; 'Başkalarının sizi sevmesine ve size hayran olmasına ihtiyaç duyuyorsunuz.', 'Zaman zaman içe dönük, mesafeli ve çekingen olabiliyorsunuz.' gibi genel ve çelişkili ifadeler barındırmaktadır. Öğrencilerden bu analizin kendilerini ne kadar yansıttığını 0 ile 5 arasında puanlamaları istenmiş ve ortalama skor 4,26 olarak belirlenmiştir. Bu durum, insanların belirsiz ve olumlu ifadeleri kendilerine mal etme konusundaki güçlü eğilimini ortaya koymuştur. Astroloji, falcılık ve bazı popüler kişilik testlerinin günümüzdeki ticari başarısı da büyük oranda bu etkiye dayanmaktadır. Birey, zihnindeki öznel doğrulama (subjective validation) mekanizmasını çalıştırarak bu genel ifadeleri kendi geçmiş yaşantılarıyla ilişkilendirmekte ve doğrulamaktadır. Dolayısıyla Barnum Etkisi, insan zihninin bilişsel bir yanılsaması olarak rasyonel karar alma süreçlerini ve nesnel değerlendirmeleri sekteye uğratabilmektedir. Bireylerin kendilerini tanıma arzusu, onları bu yanılsamaya karşı daha savunmasız hâle getirmektedir.
Bu parçadan hareketle Barnum Etkisi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Batık maliyet yanılgısı; bireyin geçmişte yaptığı zaman, para veya emek yatırımını geri kazanamayacak olmasına rağmen sırf bu yatırımı yapmış olduğu için mevcut eylemini veya kararını sürdürme eğilimidir. İktisadi açıdan rasyonel bir karar verici, geçmişteki kayıpları göz ardı edip gelecekteki olası fayda ve maliyetlere odaklanmalıdır. Ancak insan psikolojisi, yapılan yatırımı ziyan etmeme dürtüsüyle hareket ederek rasyonel kararlar almayı zorlaştırır.
Bu yanılgının temelinde kayıptan kaçınma ve kendini haklı çıkarma arzusu yatar. İnsanlar geçmişteki hatalı kararlarıyla yüzleşmektense, başarısızlığı kabullenmeyi geciktirmeyi tercih ederler. Örneğin, bilet parasını ödediği için sıkıcı bir filmi sonuna kadar izleyen bir seyirci ya da verimsiz bir projeye sırf geçmiş yatırımları nedeniyle ek bütçe ayıran bir yönetici bu durumun kurbanıdır. Sonuç olarak batık maliyet yanılgısı, bireyleri ve kurumları daha büyük zararlara sürükleyen bir kısır döngü yaratır.
Bu parçadan hareketle "batık maliyet yanılgısı"na düşen bir bireyin davranışı ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Bilim insanları, kutup bölgelerindeki buzulların erime hızını ölçmek için son yıllarda yapay zekâ destekli uydu görüntüleme sistemlerini kullanmaya başlamışlardır. Bu yeni teknoloji sayesinde, geçmişte aylar süren veri analizi süreçleri artık birkaç saat içinde tamamlanabilmektedir. Elde edilen veriler, iklim değişikliğinin yeryüzündeki etkilerini daha hassas bir şekilde izlememize olanak tanımaktadır. Araştırmacılar, bu sistemlerin sadece buzulların hacmini değil, aynı zamanda okyanus akıntılarındaki s��caklık değişimlerini de eş zamanlı olarak takip edebildiğini belirtmektedir. Bu durum, geleceğe yönelik iklim modellerinin doğruluk payını artırarak küresel ısınmayla mücadelede stratejik kararlar alınmasını kolaylaştırmaktadır.
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir?
Miranda Fricker’ın kavramsallaştırdığı epistemi̇k haksızlık, bi̇reylerin bi̇lgi̇ üreti̇ci̇si̇ ve aktarıcısı olarak sahi̇p oldukları yetki̇ni̇n toplumsal ön yargılar ve güç i̇li̇şki̇leri̇ neti̇cesi̇nde zedelenmesi̇ni̇ ele alır. Fricker bu olguyu tanıksal ve yorumsal haksızlık olmak üzere i̇ki̇ ana başlık altında i̇nceler. Tanıksal haksızlıkta, bi̇r konuşmacının beyanının güveni̇li̇rli̇ği̇; ci̇nsi̇yet, etni̇k köken veya sınıf gi̇bi̇ bi̇leşenlere dayalı ön yargılar sebebi̇yle di̇nleyi̇ci̇ tarafından hak etti̇ği̇nden daha düsük bi̇r sevi̇yede değerlenderi̇li̇r. Yorumsal haksızlıkta i̇se toplumsal olarak ortaklaşa kullanılan kavranısal araçlardaki̇ boşluklar, dezavantajlı grupların kendi̇ deney i̇mleri̇ni̇ anlamlandırmasını veya bunları topluma aktarmasını engeller. Örneğin si̇stemi̇k olarak dışlanan bi̇r topluluğun üyeleri̇, uğradıkları özgül bi̇r ayrımcılığı tanımlayacak toplumsal terimlerden yoksun bırakıldıkları i̇çi̇n bu durumu di̇le geti̇remezler. Bu yönüyle epistemi̇k haksızlık, bi̇lgi̇ üreti̇m süreçleri̇ni̇n adi̇l dağıtılmamasının bi̇r sonucu olarak ortaya çıkar.
Bu parçadan hareketle "epistemik haksızlık" ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Yapay zekâ teknolojilerinin sanat alanındaki kullanımı, veri analitiğine dayalı yepyeni bir estetik anlayışın doğmasını sağlamıştır. Günümüzde yapay zekâ modelleri, milyonlarca görseli, melodiyi veya metni tarayarak belirli şablonlara uygun yeni eserler üretebilmektedir. Ancak bu üretim süreci, insan sanatçının kişisel deneyimlerinden, duygusal derinliğinden ve bilinçli estetik tercihlerinden tamamen yoksundur. Yapay zekâ algoritmaları, var olan verileri harmanlama ve yeniden düzenleme becerisine sahip olsa da, sıfırdan özgün bir duygu dünyası inşa etme gücünden uzaktır. Bu durum, yapay zekâya dayalı üretimin sınırlarını çizerek onun sanatta bağımsız bir yaratıcı olmaktan ziyade, insan yaratıcılığını destekleyen ve onu zenginleştiren yardımcı bir araç olarak görülmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Yerleşme etkisi (Einstellung etkisi), bireyin bir problemi çözerken geçmişteki deneyimlerine ve daha önce başarılı olmuş yöntemlere aşırı bağlı kalması nedeniyle, daha basit veya daha etkili yeni çözüm yollarını görememesi durumunu ifade eden psikolojik bir olgudur. Bu zihinsel engel, insan beyninin bilgi işleme sürecinde enerji tasarrufu yapma ve tanıdık örüntüleri hızla uygulama eğiliminin doğal bir sonucudur. Zihin, daha önce işe yaramış bir yöntemi hazır bir şablon olarak saklar ve benzer bir sorunla karşılaştığında bu şablonu otomatik olarak devreye sokar. Ancak bu durum, bireyin içinde bulunduğu yeni durumun kendine özgü ayrıntılarını ve daha kestirme çözüm yollarını fark etmesini engeller.
1940’larda yapılan deneysel çalışmalarda, katılımcılara farklı hacimlerdeki kapları kullanarak belirli bir miktar su elde etmeleri istenmiştir. İlk birkaç soruda aynı karmaşık formülle çözüme ulaşan katılımcılar, daha sonra çok daha basit bir yöntemle çözülebilecek sorularla karşılaştıklarında bile eski karmaşık yöntemi kullanmaya devam etmişlerdir. Bu deney, yerleşme etkisinin zihinsel esnekliği nasıl sınırlandırdığını somut bir şekilde ortaya koymaktadır.
İş hayatından akademik çalışmalara kadar pek çok alanda karşımıza çıkan yerleşme etkisi, yenilikçi ve yaratıcı düşüncenin önündeki en büyük engellerden biridir. Uzmanlaşma arttıkça bireylerin bu etkiye kapılma olasılığı da yükselebilir; çünkü bir alandaki derin bilgi birikimi, zihinsel patikaların daha da derinleşmesine ve alternatif yolların tamamen kapanmasına neden olabilir.
Bu parçadan hareketle yerleşme etkisiyle (Einstellung etkisi) ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Nörogastroloji; sindirim sistemi ile beyin arasındaki çift yönlü iletişimi ve bağırsaklarımızdaki karmaşık sinir ağını inceleyen modern bir tıp disiplinidir. Bağırsaklarda yer alan ve yaklaşık 100 milyon nörondan oluşan enterik sinir sistemi, bilim insanları tarafından "ikinci beyin" olarak adlandırılmaktadır. Bu sistem, merkezi sinir sisteminden bağımsız olarak çalışabilme yeteneğine sahiptir; yani beyinden herhangi bir komut almadan da sindirim süreçlerini yönetebilir. Dahası, vücuttaki toplam serotonin hormonunun yaklaşık yüzde 95'i bağırsaklarda üretilir. Bu durum, sindirim sisteminin yalnızca besinlerin sindirilmesiyle kalmayıp duygu durumumuz, stres seviyemiz ve genel psikolojik sağlığımız üzerinde de doğrudan bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.
Bu parçadan hareketle "ikinci beyin" olarak adlandırılan enterik sinir sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçayı okuyarak soruyu cevaplayınız.
Seçim körlüğü, insanların kendi yaptıkları seçimleri algılamadaki yetersizliklerini ve bu kararlarını savunma eğilimlerini açıklayan çarpıcı bir bilişsel yanılgıdır. 2005 yılında İsveçli araştırmacı Petter Johansson ve ekibi tarafından yürütülen bir deney, bu olguyu gözler önüne sermiştir. Katılımcılara iki farklı insan yüzü gösterilmiş ve hangisini daha çekici buldukları sorulmuştur. Tercihlerini yaptıktan sonra, sihirbazlık teknikleri kullanılarak katılımcılara seçmedikleri yüzün fotoğrafı verilmiş ve bu kişiyi neden seçtikleri sorulmuştur. Katılımcıların büyük bir kısmı, kendilerine sunulan fotoğrafın kendi seçtikleri fotoğraf olmadığını fark etmemiş, hatta seçmedikleri bu yüzü neden çekici bulduklarına dair detaylı açıklamalar ve gerekçeler sunmuştur. Bu durum, bireylerin kendi kararlarının arkasındaki gerçek nedenlerin her zaman bilincinde olmadıklarını, aksine kararlarını sonradan rasyonalize etmeye çalıştıklarını göstermektedir. Seçim körlüğü, kararlarımızın sarsılmaz temellere dayandığına olan inancımızı sarsmaktadır. Birey, sadece görsel tercihlerinde değil; siyasi oylamalar, ahlaki yargılar ve hatta tüketici davranışları gibi daha karmaşık karar süreçlerinde de benzer bir körlük yaşayabilmektedir. Zihin, karar anındaki gerçek güdüleri sorgulamak yerine, mevcut durumu haklı çıkaracak gerekçeler üretme konusunda son derece hızlı çalışır. Sonuç olarak, seçim körlüğü fenomeninin sunduğu bulgular, insan iradesinin ve karar alma mekanizmalarının sınırlarını anlamada kritik bir eşik sunarken, özgür irade tartışmalarına da yeni boyutlar kazandırmaktadır.
Bu parçadan hareketle "seçim körlüğü" ile ilgili aşa��ıdakilerden hangisi söylenemez?
Arşivler ve kütüphaneler genellikle geçmişin tarafsız birer deposu, tarihin sadık birer bekçisi olarak görülür. Ancak bu kurumlarda gerçekleştirilen her tasnif, koruma ve sergileme faaliyeti, özünde derin bir seçme ve eleme sürecini barındırır. Bir belgenin arşive kabul edilmesi ya da bir nesnenin müzede sergilenmesi kararı, kaçınılmaz olarak başka binlerce belgenin ve nesnenin görünmez kılınması, yani unutulmaya terk edilmesi anlamına gelir. Bu yönüyle arşiv oluşturma pratiği, geçmişi olduğu gibi muhafaza eden pasif bir kayıt eylemi değil; neyin 'hatırlanmaya değer' olduğuna karar vererek toplumsal belleği aktif bir biçimde şekillendiren ve kendi sınırları dahilinde iktidar üreten bir inşa sürecidir.
Bu parçada vurgulanmak istenen ana düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Günümüz medyasında haberler, dijital platformların hız yarışı nedeniyle saniyeler içinde üretilip aynı hızla tüketilmektedir. Anlık tıklama oranları uğruna olayların derinliği, neden-sonuç ilişkileri ve arka planı göz ardı edilmektedir. İşte bu noktada 'yavaş gazetecilik' hareketi, hıza meydan okuyarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, sadece neyin ne zaman olduğunu değil; nasıl ve neden olduğunu, olayların uzun vadeli etkilerini araştırıp aktarmayı hedefler. Okura anlık bilgi patlamaları yerine, sindirilmiş analizler ve nitelikli hikâyeler sunarak toplumsal hafızayı diri tutmaya çalışır. Dolayısıyla yavaş gazetecilik, medyanın kaybettiği güveni ve derinliği yeniden tesis etme arayışıdır.
Bu parçada yavaş gazetecilik hareketiyle ilgili olarak vurgulanmak istenen ana düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Kambur balinaların yüzgeçlerinin ön kenarlarında bulunan küçük yumrular, bu devasa canlıların su altında inanılmaz bir manevra kabiliyeti kazanmasını sağlar.
(II) Klasik kanat tasarımlarında hava akışı dik bir açıyla geldiğinde türbinin verimliliği aniden düşerken, bu yumrulu yapı sayesinde türbinler düşük rüzgâr hızlarında bile çalışmaya devam edebilmektedir.
(III) Akışkanlar mekaniğindeki bu sıra dışı özellik, mühendislerin dikkatini çekmiş ve rüzgâr türbini kanatlarının tasarımında yeni bir dönem başlatmıştır.
(IV) Çünkü yumrular, suyun veya havanın kanat yüzeyi üzerinde düzgün girdaplar oluşturarak tutunmasını sağlar ve erken durmayı (stall) engeller.
(V) Yapılan testler, tırtıklı kenarlara sahip bu yeni nesil kanatların aerodinamik sürüklemeyi \%32 oranında azalttığını ve rüzgâr enerjisi üretimini önemli ölçüde artırdığını ortaya koymuştur.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için hangilerinin birbiriyle yer değiştirmesi gerekir?
Müze yorgunluğu, ilk kez 1916 yılında Benjamin Ives Gilman tarafından tanımlanan, ziyaretçilerin sergi alanlarını gezerken deneyimlediği fiziksel ve zihinsel tükenmişlik durumunu ifade eder. Bu olgu, yalnızca saatlerce ayakta kalmanın ve yürümenin getirdiği bedensel yorgunluktan ibaret değildir; aynı zamanda yoğun görsel uyarıcılara maruz kalmanın ve sürekli bilgi işleme sürecinin yarattığı bilişsel aşırı yüklenmeden de kaynaklanır. Çevresel psikoloji alanındaki araştırmalar; müze mimarisinin, sergileme ünitelerinin yerleşim düzeninin ve salonların aydınlatma biçiminin bu yorgunluk seviyesini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Örneğin, monoton sergileme yöntemleri ve ziyaretçiyi tek yönlü bir patikaya zorlayan kronolojik rotalar, ilgiyi hızla tüketerek dikkat dağınıklığına yol açar. Bu yorgunluk eşiği aşıldığında ziyaretçiler sergilenen eserleri algılamakta güçlük çeker ve nesnelere karşı duyarsızlaşır. Günümüzde çağdaş müzecilik tasarımı, bu olumsuz etkiyi azaltmak amacıyla sergi salonları arasına tematik dinlenme alanları entegre etmekte ve interaktif ögelerle ziyaretçinin odaklanma süresini artırmayı hedeflemektedir.
Bu parçaya göre "müze yorgunluğu" ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Sahne ışığı etkisi, bireyin kendi dış görünüşü, davranışları ya da hatalarının çevresindeki insanlar tarafından ne derece fark edildiğini abartma eğilimidir. İnsanlar, sosyal bir ortamda tüm gözlerin kendi üzerlerinde olduğunu ve her hareketlerinin titizlikle incelendiğini düşünürler. Oysa gerçekte, diğer insanlar da benzer şekilde kendi dünyaları ve kaygılarıyla meşgul olduklarından, söz konusu durumların çok azını fark ederler. Cornell Üniversitesinde yapılan klasik bir deneyde, katılımcılardan dikkat çekici bir tişört giymeleri ve ardından bir odaya girmeleri istenmiştir. Katılımcılar, odadaki insanların en az yarısının bu tişörtü fark ettiğini tahmin ederken, gerçekte odadakilerin sadece küçük bir yüzdesi durumu fark etmiştir. Bu durum, bireylerin kendi algı dünyalarını merkezîleştirerek başkalarının da kendilerine aynı odakla baktığını varsaymalarından kaynaklanır.
Bu parçaya göre "sahne ışığı etkisi" yaşayan bir bireyin bu yanılgıya düşmesinin temel nedeni aşağıdakilerden hangisidir?
Edebiyatın insanı iyileştirici bir gücü olduğunu söyleyenler haksız sayılmaz. Ancak bu iyileşme, bir ilacın vücuda doğrudan nüfuz etmesi gibi mekanik bir süreç değildir. İlaç, biyolojik bir aksaklığı hedefler ve bilincimizden bağımsız olarak çalışır; oysa bir roman veya şiir, okurun iç dünyasındaki düğümleri ancak onun zihinsel katılımıyla çözebilir. Nitekim Virginia Woolf da okumayı pasif bir kabullenme değil, yazarla birlikte yürütülen aktif bir inşa süreci olarak tanımlar. Dolayısıyla edebiyatla şifa bulmak, okurun kendi bireysel deneyimleri ve yaralarıyla yüzleşme cesaretine ve çabasına bağlı gelişen özgün bir eylemdir.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Bruno Latour tarafından ortaya atılan Aktör-Ağ Teorisi, sosyolojinin geleneksel insan merkezci bakış açısını temelden sarsar. Teoriye göre, toplumsal olan yalnızca insan eylemlerinin bir sonucu değil; insanlar ile insan dışı varlıkların (teknolojik araçlar, mimari yapılar, yasalar) oluşturduğu heterojen ağların dinamik bir ürünüdür. Latour, failliği (agency) tek bir özneye ait bir güç olarak değil, bu ağ içindeki ilişkisel ağların bir sonucu olarak tanımlar. Örneğin, bir nehir veya bir baraj, insan yapımı bir su yönetim sisteminde sadece pasif nesneler değildir; sistemin işleyişini veya çöküşünü doğrudan etkileyen etkin aktörlerdir. Aktör-Ağ Teorisi, nesnelerin toplumsal süreçlerdeki aktif rolünü teslim ederek, sosyal bilimlerde uzun süredir var olan özne-nesne düalizmini aşmayı hedefler. Böylece, toplumsal yapıların kalıcı ve sabit olmadığını, ancak bu heterojen ilişkilerin sürekli olarak yeniden üretilmesi ve sürdürülmesiyle ayakta kalabildiğini savunur.
Bu parçadan Aktör-Ağ Teorisi ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Doğa koruma çalışmalarında uzun yıllar boyunca benimsenen korumacı yaklaşım, insan müdahalesini tamamen dışlayan ve ekosistemleri statik birer müze gibi dondurmayı amaçlayan bir yapıya sahipti. Ancak son dönemde öne çıkan 'yabanlaştırma' (rewilding) hareketi, bu pasif koruma anlayışını temelden sarsmaktadır. Yabanlaştırma, doğayı insan kontrolünde korumak yerine, ekosistemlerin kendi kendilerini yönetebilme yeteneklerini geri kazandırmayı ve doğal süreçlerin (örneğin yabani otoburların geri getirilmesi veya nehir yataklarının serbest bırakılması) önünü açmayı hedefler. Bu yaklaşım, insanı doğanın mimarı değil, yalnızca onun kendi kendini iyileştirme gücünü harekete geçiren bir kolaylaştırıcı olarak konumlandırır. Dolayısıyla doğayı korumak, onu belirli bir zaman dilimindeki hâline hapsetmek değil; onun dinamik, öngörülemez ve sürekli değişen akışına izin vermektir.
Bu parçada yabanlaştırma (rewilding) yaklaşımıyla ilgili olarak vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçayı okuyarak soruyu cevaplayınız.
Ringelmann etkisi olarak da bilinen sosyal kaytarma, bireylerin bir grup içinde çalışırken gösterdikleri çaban��n, tek başlarına çalıştıklarında gösterdikleri çabadan daha az olması eğilimini ifade eder. Fransız tarım mühendisi Max Ringelmann tarafından 1913 yılında yapılan bir ip çekme deneyinde, gruba eklenen her yeni üyenin, bireysel çekme performansında oransal bir düşüşe yol açtığı gözlemlenmiştir. Bu durum ilk başlarda koordinasyon eksikliğiyle açıklanmış olsa da sonraki psikolojik araştırmalar, temel nedenin motivasyon kaybı ve sorumluluğun yayılması (difüzyon) olduğunu ortaya koymuştur. Birey, kendi katkısının grup performansı içinde ayırt edilemeyeceğini düşündüğünde veya başarısızlık durumunda suçun yalnızca kendisine yüklenmeyeceğini bildiğinde daha az çaba sarf etmektedir. Ancak bu eğilim kaçınılmaz değildir; görevin birey için taşıdığı kişisel önem, grup içi aidiyet duygusu ve bireysel katkılerin ölçülebilir olması gibi faktörler sosyal kaytarmanın etkisini azaltabilmektedir.
Bu parçadan hareketle sosyal kaytarma (Ringelmann etkisi) ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?