All practice questions
394 questions
Bilimsel etkinliğin temeline nesnel gözlemi yerleştiren klasik anlayış, araştırmacıyı doğanın sessiz bir tanığı olarak konumlandırır. Bu yaklaşıma göre bilim insanı, zihnini her türlü ön kabulden arındırarak olguları oldukları gibi kaydeder. Oysa modern bilim felsefesinin ortaya koyduğu üzere, teoriden bağımsız, "saf" bir gözlem olanağı yöntemsel bir yanılsamadan ibarettir. Her gözlem, doğası gereği belirli bir kuramsal çerçevenin, kavramsal bir haritanın rehberliğinde gerçekleştirilir. Araştırmacının neye odaklanacağını, hangi veriyi "anlamlı" kabul edip hangisini dışarıda bırakacağını belirleyen şey, arka planda işleyen o görünmez teorik şemadır. Dolayısıyla bilimsel ilerleme, çıplak gözle toplanan ham verilerin basit bir yığ��lımı değil; verilerin, sürekli yenilenen kuramsal gözlüklerle yeniden anlamlandırılması sürecidir. Kısacası, olguları kuramın ışığından yoksun bir biçimde biriktirmeye çalışmak, pusulasız bir geminin rotasını çizmeye benzer; zira teori olmadan gözlem kör, gözlem olmadan teori ise dayanaksız kalmaya mahkûmdur.
Bu parçaya göre, "Bilimsel verilerin anlam kazanması ve bilimsel ilerlemenin ger��ekleşmesi, gözlemin nesnelliğinden ziyade gözlemi yönlendiren kuramsal çerçevelerin varlığına bağlıdır." yargısı parçanın ana düşüncesini yansıtmaktadır.
Metin:
Sanatın yüzyıllar boyunca süren mükemmellik arayışı, sanayileşmeyle birlikte seri üretimin kusursuz geometrisine çarpmış ve yön değiştirmiştir. Hatasız üretilen her nesne, insan elinin ve zihninin barındırdığı o biricik dalgalanmaları yok ettiği ölçüde ruhsuzlaşmaktadır. Bugün el yapımı bir seramik vazo üzerindeki küçük bir asimetri ya da tamamlanmamış bir ahşap oyma, izleyiciye bir kusur gibi görünmekten ziyade, o esere hayat veren yaratıcı sürecin ve harcanan emeğin somut birer kanıtı olarak sunulur. Zira pürüzsüz ve hatasız olan, insanı dışlayan bir makine düzenini temsil ederken; kusurlar, sanatçının eserle girdiği dinamik çatışmanın ve varoluşsal mücadelenin izleridir. Sanat alıcısı da artık nihai ve kusursuz bir üründen ziyade, bu insanileştirici kusurlar üzerinden sanatçının d��nyasına dahil olmayı arzulamaktadır. Kusursuzluğun standartlaştığı modern dünyada sanat, insan olmanın getirdiği kırılganlığı ve hatayı yansıtan bir sığınak işlevi gör��r. Bu bağlamda, sanat yapıtındaki kasıtlı ya da kendiliğinden oluşan pürüzler, eseri değersizleştiren teknik yetersizlikler değil; aksine onu biricik ve insani kılan en temel estetik değer alanlarıdır.
Bu metinde yer alan düşünceler dikkate alındığında, 'Sanatta el emeğinin ve insan elinin izini taşıyan hata ve pürüzler, modern çağın kusursuz makine üretimine karşı yapıta biriciklik ve estetik değer kazandıran temel ögelerdir.' yargısı metnin ana düşüncesidir.
Bilim tarihi, genellikle başarıdan başarıya koşan deha sahibi kahramanların ve mutlak doğruların kesintisiz, kronolojik bir resmi olarak sunulur. Oysa gerçek bilimsel bilgi üretimi, doğası gereği metodolojik yanılmalar, aşılması güç çıkmaz sokaklar ve zamanla yanlışlanmış hipotezlerle doludur. Bir bilim insanının ulaştığı her 'doğru', aslında elenmiş ve çürütülmüş onlarca 'yanlış' olasılığın sağlam temelleri üzerine inşa edilir. Hatalar, araştırmacıyı mevcut hipotezlerini yeniden gözden geçirmeye, elde edilen verileri farklı bir perspektiften okumaya ve yerleşik bilimsel kabullere meydan okumaya zorlar. Bu yönüyle bilimde yanılma payı, bilimsel ilerlemenin önündeki bir engel değil, tam aksine keşif sürecini dinamik kılan, yeni yollar açan kurucu bir ögedir. Yanılgıların ve başarısızlıklar��n dışlandığı, sadece pürüzsüz başarı öykülerinin aktarıldığı tek boyutlu bir bilim anlatısı, bilimin şüpheci, sorgulayıcı ve kendini durmaksızın düzelten doğasını göz ardı etmek anlamına gelir. Dolayısıyla gerçek anlamda bilimi kavramak, onun nihayetinde ulaştığı parlak sonuçlar kadar, bu sonuçlara giden yoldaki sapmaları, denemeleri ve yanlış yolları da sabırla incelemeyi gerektirir.
Bu parçaya göre, bilimsel bilginin gelişiminde hataların ve yanlış yönelimlerin rolüne ilişkin şu iddia ortaya atılmıştır: 'Bilimsel süreçte karşılaşılan yanılgılar ve başarısızlıklar, gelişimi sekteye uğratan geçici engeller olmaktan ziyade; araştırmacıyı sorgulamaya yönlendirerek yeni keşif yollarının kapısını açan ve bilimin kendi kendini düzeltme mekanizmasını çalıştıran kurucu unsurlardır.'
Başlangıçta içinde litre su bulunan bir depodan her saat litre su boşalmaktadır. Aynı anda boş olan başka bir depoya ise her saat litre su doldurulmaktadır. Depolardaki su miktarları saat sonra eşitlendiğine göre, bir tam sayıdır.
Sıfırdan farklı ve gerçel sayıları için iken, ifadesinin değeri daima negatif, ifadesinin değeri ise daima pozitiftir.
Antik kentlerde yürütülen arkeolojik kazılarda gün ışığına çıkarılan pişmiş topraktan yapılmış minyatür arabalar, eklemli bebekler ve misketler; geçmişin çocukluk dünyasına aralanan büyülü birer kapıdır. Bazı araştırmacılar bu buluntuları yalnızca dinsel ritüellerin veya adak törenlerinin birer parçası olarak görme eğilimindedir. Oysa bu nesnelerin üzerindeki aşınma izleri, parmak izleri ve kullanım yıpranmaları, onların doğrudan çocuk oyunlarında tüketildiğini açıkça kanıtlamaktadır. Tapınak kalıntılarında bulunmuş olmaları, dinsel bir amaç taşımalarından ziyade, oyun çağını tamamlayan çocukların en sevdikleri eşyaları tanrılara sunma geleneğinden kaynaklanır. Dolayısıyla antik dönemin oyuncaklarını sadece kutsal törenlerin nesneleri olarak tanımlamak, geçmişin gündelik yaşam dinamiklerini ve çocuk dünyasını tek boyutlu bir bakış açısıyla sınırlandırmaktır.
Bu parçada, antik dönem oyuncaklarına dair yerleşik bir görüşe karşı çıkılarak yazarın kendi savını kanıtlama ��abası doğrultusunda tartışmacı anlatım biçiminin belirleyici özelliklerine yer verilmiştir.
Fotoğraf sanatı, gerçekliği olduğu gibi yansıtan nesnel bir ayna değildir; aksine, vizörün arkasındaki öznenin dünyayı kendi algı süzgecinden geçirerek yeniden inşa ettiği kurmaca bir alandır. Birçok insan kameranın deklanşörüne basıldığı anın, hayatın dondurulmuş bir hakikat dilimi olduğunu sanır. Oysa fotoğrafçı, kadraja neyi alacağına ve en önemlisi neyi dışarıda bırakacağına karar verirken zaten gerçeği bükmeye başlamıştır. Işığın açısı, gölgenin derinli��i ve seçilen odak noktası, ham gerçeği sanatçının zihnindeki öznel tasarıma dönüştüren sessiz müdahalelerdir. Dolayısıyla fotoğraf, görünenin kaydı değil, görünmeyenin seçilip öne çıkarılması eylemidir.
Bu parçanın anlatımında, okuyucunun yerleşik bir kanısını değiştirmek amacıyla tartışmacı anlatım biçimi kullanılmış ve düşünceyi geliştirme yollarından tanımlamaya başvurulmuştur.
Koku, insan hafızasının en sadık ve en duyarlı bekçisidir. Diğer duyu organlarımızdan gelen uyarılar beyinde ��nce talamus süzgecinden geçip işlenirken koku duyusu, doğrudan duygu ve hafıza merkezimiz olan amigdala ile hipokampusa ulaşır. Bu doğrudan hat sayesinde, yıllar önce ziyaret ettiğimiz bir sahil kasabasının kokusu, zihnimizde o güne dair tüm görsel ve işitsel detayları anında canlandırabilir. Görsel uyarıcıların hatırlanma oranı aylar içinde hızla düşerken kokuyla ilişkilendirilmiş anıların yıllar sonra bile neredeyse ilk günkü netliğiyle korunması bu yüzdendir. Dolayısıyla koku, sadece fiziksel bir algı değil; insanı zaman ve mekân sınırların��n ötesine taşıyan, geçmişi şimdiki ana bağlayan duyusal bir köprüdür.
Bu parçanın anlatımında, bilgi verme amacı taşıyan açıklayıcı anlatım biçimi ağır basmaktadır ve düşünceyi geliştirmek amacıyla karşılaştırmaya başvurulmuştur.
Metin:
Çeviri, çoğu zaman bir dildeki sözcüklerin başka bir dildeki karşılıklarını bulup yerleştirmekten ibaret, mekanik bir aktarım süreci olarak görülür. Oysa bir metni başka bir dile taşımak, yalnızca sözcüklerin sözlük anlamlarını devretmek değil; o metnin doğduğu kültürün duygu dünyasını, tarihsel birikimini ve dilin kendine özgü ritmini yeniden üretmektir. Gerçek bir ��evirmen, yazarın sadece ne söylediğini değil, bunu söylerken hangi kültürel kodlardan beslendiğini ve dilin sınırlarını nasıl zorladığını da kavramak zorundadır. Bu yönüyle çeviri, kaynak metne kölece bağlı bir taklit eylemi değil; hedef dilin olanaklarıyla gerçekleştirilen, yaratıcı bir yeniden yazma ve yorumlama sürecidir. Çevirmen de bir aktarıcı olmanın ötesinde, iki farklı kültür arasında köprü kurarken yeni bir estetik nesne ortaya koyan bir sanatkârdır. Dolayısıyla çeviri eser, orijinal metnin sönük bir gölgesi değil, yeni bir dilde yeniden hayat bulmuş özgün bir varoluştur.
Değerlendirme:
Bu metnin ana düşüncesi; çevirinin, sözcük düzeyinde mekanik bir aktarımın ötesine geçerek kaynak metnin kültürel ve sanatsal değerlerini hedef dilde yeniden biçimlendiren yaratıcı bir yeniden var etme süreci olduğudur.
Bir sayı doğrusu üzerinde yer alan ve noktaları için ve bu iki nokta arasındaki uzaklık birimdir. Bu sayı doğrusu üzerinde seçilen bir noktasının ve noktalarına olan uzaklıklarının toplamı birimdir.
Buna göre, bu ko��ulu sağlayan noktaları için ifadesinin alabileceği farklı değerlerin toplamının olduğu iddiası doğru mudur?
Bilimsel bilginin doğası, sıklıkla zannedildiği gibi sarsılmaz doğruların üst üste yığılmasıyla oluşan statik bir yapı değildir. Aksine bilim, durmaksızın kendi kabullerini sorgulayan, yanlışlanabilirliği bir zafiyet değil, gelişimin itici gücü olarak gören dinamik bir süreçtir. Geçmişte doğanın mutlak kanunları olarak kabul edilen pek çok kuram, yeni gözlemlerin ve daha hassas ölçüm araçlarının ortaya çıkışıyla tahtını kaybetmiş veya kapsamlı revizyonlara uğramıştır. Bu durum, bilimin güvenilmez olduğunu de��il, kendini düzeltebilme ve gerçeğe daha fazla yaklaşabilme yeteneğini gösterir. Bilimsel ilerleme, eski paradigmaların yıkılıp yerine yenilerinin kurulmasıyla veya mevcut modellerin sınırlarının çizilmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla bilimi nihai hedefe ulaşmış bir cevaplar bütünü olarak değil, sürekli güncellenen ve gerçeği anlama çabasını temsil eden bir yöntem olarak kavramak gerekir. Bilimin gücü, değişmez doğrular sunmasında değil, değişime ve yeni kanıtlara açık olan metodolojisinde gizlidir.
Bu parçanın ana düşüncesi; bilimin statik bir doğrular yığını olmadığı, aksine kendini sürekli sorgulayan ve yeni verilerle revize eden dinamik bir yöntem olduğudur.
Geleneksel çocuk oyunları, çocukların akranlarıyla yüz yüze iletişim kurmasını, toplumsal kuralları yaşayarak öğrenmesini sağlayan en önemli sosyalleşme araçlarıdır. Buna karşılık, günümüzün dijital oyun dünyası, çocukları fiziksel gerçeklikten koparıp ekrana bağlayarak onları yalnızlığa sürüklemektedir. Geleneksel oyunlarda paylaşılan somut mekân ve anlık duygusal alışveriş, çocuğun empati yeteneğini güçlendirir. Örneğin mahallede saklambaç ya da körebe oynayan bir çocuk; yenilmeyi kabullenmeyi, iş birliği yapmayı ve arkadaşının duygularını anlamayı doğal bir süreçte öğrenir. Oysa bilgisayar ekranı karşısında saatlerce zaman geçiren bir çocuk, sadece tek yönlü dijital uyarıcılara maruz kalır. Bu durum da yeni neslin sosyal ilişkiler kurmada ve sürdürmede ciddi güçlükler yaşamasına yol açmaktadır. Nitekim psikologlar da bu sanal izolasyonun çocukların ruhsal dengesini bozduğu yönünde uyarılarda bulunmaktadırlar.
Bu parçada düşünceyi geliştirme yollarından karşılaştırma, tanımlama ve örneklendirmeden yararlanıldığı yönündeki değerlendirme doğru mudur?
Çekirdek yükleri ve elektron sayıları eşit olan iki farklı tek atomlu taneciğin fiziksel özellikleri aynıdır.
Her ve önermesi için, denkliği her zaman doğrudur.
Estetik, salt duyusal algının sınırlarını aşarak nesnelerin gerisindeki mutlak varoluşsal özü kavrama ve anlamlandırma çabasıdır. Nitekim ünlü sanat felsefecisi Croce, 'Sanat, kavramsal bir kategori değil; doğrudan doğruya sezginin ve özgür ifadenin ta kendisidir.' diyerek bu yaratıcı arayışın ontolojik sınırlarını çizer. Pozitif bilimsel bilgi dünyayı rasyonel ve nesnel ölçümlerle sınırlandırarak açıklamaya çalışırken sanat, insanın içsel hakikatini ve öznelliğini görünür kılma amacı taşır; bu yönüyle sanatın, pozitif bilimlere kıyasla insan ruhunda çok daha derin ve köklü bir varoluşsal temele dayandığı söylenebilir. Yapılan son nöroestetik araştırmalarına göre, deneklerin %68'i nitelikli bir sanat yapıtı karşısında deneyimledikleri estetik hazzın, bilimsel bir kuramı çözümlediklerinde duydukları entelektüel doyumdan niceliksel olarak daha sarsıcı olduğunu belirtmişlerdir. Özünde sanatın bu büyüleyici gücü, insanı kendi gerçekliğiyle yüzleştiren o biricik dönüştürücü işlevinde gizlidir.
Bu parçanın anlatımına ilişkin ortaya konan, 'Metinde birden fazla tanımlama yapılmış, Croce��nin görüşü dolaylı aktarımla tanık gösterilmiş ve karşılaştırmalı nicel verilere dayalı sayısal verilerden yararlanılmıştır.' yargısı doğru mudur?
Hava direncinin ihmal edildiği bir ortamda, motorunun sağladığı kuvvetle sabit süratle düşey doğrultuda yükselmekte olan bir helikopterin mekanik enerjisi korunur.
Bir tiyatro salonundaki koltuklar, her sırada eşit sayıda koltuk olacak şekilde düzenlenmiştir. Bu salondaki oturma düzenine ilişkin aşağıdaki bilgiler verilmiştir:
* Salondaki toplam sıra sayısı, bir sıradaki koltuk sayısının katından eksiktir.
* Salondaki sıra sayısı azaltılıp, her sıradaki koltuk sayısı artırıldığında salondaki toplam koltuk sayısı değişmemektedir.
Buna göre, başlangıçta bu salondaki toplam koltuk sayısının olduğu ifadesi doğrudur.
Karasu Irmağı'nın o hırçın ve gürültülü akışı, gecenin zifiri karanlığında ve sessizliğinde her zamankinden daha da belirginleşiyordu. Yamaca kurulu eski köyün tek katlı ahşap evleri, puslu ay ışığının altında adeta gümüşî birer heykel gibi hareketsizce duruyordu. Birden uzaklardaki derin vadiden kesik bir çakal uluması duyuldu; rüzgâr, nehir kıyısındaki yaşlı söğüt dallarını sertçe hışırdatarak vadi boyu uğuldadı. Bu tekinsiz atmosferde Ahmet, elindeki gaz fenerini biraz daha yukarı kaldırıp patikanın sonundaki dik kayalıkta beliren karaltıya doğru ürkek adımlarla yürümeye devam etti. Kalbinin hızlı at��şları, ayaklarının altındaki kuru yaprakların hışırtısına karışıyordu.
Bu parçanın anlatımında hem betimleyici hem de öyküleyici anlatım biçimlerine başvurulduğu yargısı doğru mudur?
Gerçek sayılar kümesinde tanımlı denkleminin çözüm kümesi boş küme ise ve olmalıdır.
Metin:
Bir edebî eseri başka bir dile aktarmak, yalnızca kelimelerin sözlük karşılıklarını yan yana dizmekten ibaret olsaydı, çeviri eylemi mekanik bir aktarıma indirgenebilirdi. Oysa her dil, kendine has bir dünya görüşünü, kültürel kodları ve kendine özgü duygusal katmanları barındırır. Çevirmen, kaynak metindeki kelimelerin arkasındaki bu görünmez ağı sezmek ve onu hedef dilin kendi ruhuyla yeniden dokumak zorundadır. Bu bağlamda çeviri, özgün metnin edilgen bir kopyası değil; onun başka bir kültür ikliminde yeniden doğmasını, yani yaşamasını sağlayan yaratıcı bir yeniden yazım sürecidir. Çevrilmeyen bir yapıt kendi dilinin sınırlarında hapis kalırken, başarılı bir çeviriyle sınırları aşan yapıt, evrensel edebiyat kanonunda kendine dinamik bir yer edinir. Dolayısıyla çeviri, aslına kelimesi kelimesine sadakat adına metni dondurmak yerine, ona yeni yaşam alanları açarak onun zamana ve farklı coğrafyalara karşı direncini ve kalıcılığını artırır. Bu durum, çevirinin aslında bir yeniden yaratım olduğunu ve esere öl��msüzlük kazandırdığını gösterir.
Bu metne göre, "Başarılı bir çeviri, kaynak metne biçimsel ve sözcüksel olarak birebir bağlı kalarak onun özgün yapısını koruyan ve bu yolla evrenselliğe ulaşan çalışmadır." yargısı, metnin ana düşüncesiyle örtüşmekte midir?