Paragrafta Anlatım Teknikleri
24 soru
Koku, insan hafızasını en hızlı tetikleyen duyudur. Bu duyu, diğer duyular gibi beyne ulaşmadan önce talamusta filtrelenmez; doğrudan hafıza ve duygu merkezleri olan amigdala ile hipokampüse iletilir. Diğer bir deyişle, koku duyusu, beynin dış dünyaya doğrudan açılan ve filtrelenmeyen tek iletişim kanalıdır. Örneğin, yıllardır gitmediğiniz ilkokulunuzun koridorlarında duyduğunuz o eski ahşap ve tebeşir kokusu, sizi bir anda otuz yıl öncesine, o sıralarda oturduğunuz çocukluk günlerinize götürür. Görsel ya da işitsel uyarıcılar zihinde bir mantık süzgecinden geçerek canlanırken koku, anıları herhangi bir aracı olmadan, tüm çıplaklığıyla önümüze serer.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Haritalar, yeryüzünün objektif birer izdüşümü olmaktan ziyade, onları çizenlerin dünyayı görme biçimini yansıtan ideolojik araçlardır. Nitekim Orta Çağ'da hazırlanan Mappa Mundi haritalarında Kudüs'ün dünyanın merkezine yerleştirilmesi, coğrafi bir zorunluluk değil, teolojik bir tercihtir. Modern dönemde de durum pek farklı değildir; sömürgeci güçler, çizdikleri sınırlarla sadece toprakları değil, zihinleri de bölmüşlerdir. Haritacılık, tıpkı bir yazarın kendi kurgusal dünyasını yaratırken bazı detayları öne çıkarıp bazılarını gizlemesi gibi, mekân üzerinde seçici bir egemenlik kurar. Coğrafya, nesnel bir gerçeklik olarak önümüzde uzanırken harita, bu gerçekliği iktidarın diline tercüme eden öznel bir kurgudur.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Edebiyat, insanı kendi gerçeğiyle yüzleştiren en etkili aynadır. Bazı kuramcılar edebiyatın yalnızca estetik bir haz aracı olduğunu iddia etseler de o, bireyin ruhsal derinliklerindeki çatışmaları açığa çıkararak toplumsal bilincin uyanmasını sağlar. Nitekim Dostoyevski’nin karakterlerinde gördüğümüz o derin vicdan azabı, sadece kurgusal birer öge değil, insan ruhunun evrensel izdüşümleridir. Yazarın bu yaklaşımı, okuyucunun kendi iç dünyasını sorgulamasına kapı aralar. Bu yönüyle edebiyat, soğuk bir laboratuvar analizi gibi nesnel değil; insan sıcaklığını ve zaaflarını barındıran öznel bir deneyim alanıdır. Tıpkı bir dostun omzuna dokunup ona yalnız olmadığını hissettiren o samimi anlar gibidir.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
"Yazınsal yaratıcılığın yalnızca doğuştan gelen bir yeteneğe bağlı olduğu görüşü, öteden beri geniş bir taraftar kitlesi bulmuştur. Bu yaklaşıma göre, sanatsal deha ya vardır ya da yoktur; sonradan kazanılması mümkün değildir. Oysa yazarlık, sadece ilhamın kapıy�� çalmasını beklemekten ibaret olmayan, sabırlı bir işçilik ve dil bilinci gerektiren bir zanaattır. Kelimelerin gücünü kavramak ve onları bir mimar titizliğiyle işlemek, yeteneğin ötesinde, sürekli bir okuma ve yazma pratiğiyle mümkündür. Dolayısıyla yetenek, ham bir cevherdir; onu işleyecek olan ise yazarın emeği ve entelektüel birikimidir."
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Termoslar, içindeki sıvının sıcaklığını uzun süre korumak amacıyla tasarlanmış pratik ev gereçleridir. Bu araçların temel çalışma prensibi, ısının üç farklı yolla (iletim, konveksiyon ve ışıma) yayılmasını en aza indirmektir. Çift katmanlı cam veya metal bir yapıya sahip olan termosların iki duvarı arasındaki hava tamamen boşaltılarak bir vakum ortamı oluşturulur. Vakumlanmış bu boşluk, ısının iletim ve taşınım yoluyla yayılmasını tamamen engeller. Ayrıca iç yüzeylerin güm��ş gibi yansıtıcı maddelerle kaplanması, ısının ışıma yoluyla yayılmasının da önüne geçer. Böylece termos, içerideki sıvının ısısını saatlerce korur.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Bazı çevreler, şehir hayatının getirdiği gürültünün insanı dinamik tuttuğunu, onu sürekli uyanık ve ��retken kıldığını iddia eder. Güya korna sesleri, iş makinelerinin gürültüsü ve insan kalabalığının uğultusu modern yaşamın ritmidir. Oysa bu koca bir yanılgıdır. Gürültü, zihni beslemek bir yana, insanın düşünce dünyasını ipotek altına alan, odaklanma yeteneğini sinsi bir virüs gibi kemiren bir düşmandır. Yapılan son bilimsel çalışmalar, sessizliğin beynin yeni hücreler üretmesine yardımcı olduğunu gösterirken gürültünün insanı ruhsal ve zihinsel açıdan tükettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Hareketlilik ile kaosu birbirine karıştırmamak gerekir; gerçek üretkenlik gürültüde değil, derin bir sessizliğin getirdiği odaklanmada saklıdır.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Tarih yazımında belgelere dayalı çalışmanın, geçmişin gerçeğini bütünüyle ve nesnel bir şekilde yansıtmaya yeteceği savunulur. Oysa belgeler, onları kaleme alanların bakış açılarını, dönemin iktidar ilişkilerini ve kişisel eğilimlerini barındıran öznel kayıtlardır. Dolayısıyla bir tarihçi, arşivdeki vesikaları doğrudan doğruya mutlak gerçek kabul etmek yerine, onların ardındaki niyetleri भी sorgulayarak işe başlamalıdır. Tarihsel gerçeklik, belgelerin sadece okunmasıyla değil, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesiyle inşa edilir.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Köyün girişindeki virajı dönünce karşınıza çıkan eski yel değirmeni, zamanın yıpratıcı etkisine direnmeye çalışıyordu. Rüzgârda ağır ağır dönen gri kanatları, çatlak taş duvarları ve etrafını saran yabani otlar sessiz bir yalnızlığı fısıldıyordu. Değirmenin hemen yanından akan ince dere, güneşin son ışıkları altında gümüş bir şerit gibi parıldıyordu.
Bu parçanın anlatımında ağırlıklı olarak kullanılan anlatım tekniği aşağıdakilerden hangisidir?
Bilimin doğrusal ve pürüzsüz bir çizgide, sürekli birikerek ilerlediği düşüncesi yaygın bir yanılgıdır. Çoğu insan, yeni buluşların eski bilgilerin üzerine adeta birer tuğla koyar gibi eklendiğini sanır. Oysa bilim tarihi, bu pembe tabloyu yalanlayan devrimsel kopuşlarla doludur. Thomas Kuhn’un 'paradigma değişimi' olarak adlandırdığı bu kopuşlar, eski kuramların yavaşça ve uyum içinde erimesiyle değil, mevcut kabullerin yetersiz kaldığı bir kriz dönemiyle başlar. Yeni bir kuram, eskisinin cilalanmış bir sürümü değildir; aksine dünyayı algılama biçimimizi kökten değiştiren yepyeni bir gözlüktür.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Sabahın ilk ışıkları odasına süzülür süzülmez büyük bir telaşla yataktan fırladı. Bugün onun için çok önemli bir gündü ve kesinlikle geç kalmaması gerekiyordu. Hızla üzerini değiştirip akşamdan hazırladığı sırt çantasını omuzladı. Mutfağa geçerek tezgahın üzerindeki bardaktan alelacele birkaç yudum su içti ve dış kapıya yöneldi. Anahtarı çevirip kendini serin sabah havasına bıraktığında sokaklar henüz bomboş, dükkanların kepenkleri kapalıydı. Adımlarını olabildiğince hızlandırarak vapur iskelesine doğru adeta koşarcasına yürümeye başladı. Uzaktan vapurun hareket etmek üzere olduğunu bildiren son düdük sesi duyulduğunda adımlarını daha da sıklaştırdı. Son anda kendini vapurun güvertesine atmayı başardı, derin bir nefes alarak ahşap koltuklardan birine bıraktı kendini.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Yapay zekânın insan zihnini bütünüyle kopyalayabileceği düşüncesi, teknoloji çevrelerinde hararetle savunuluyor. Oysa en gelişmi�� algoritmalar bile nihayetinde insan tarafından kodlanmış yönergelerin dışına çıkamaz; yani sadece veri işler. İnsan zihni ise bilgiyi işlemenin ötesinde, onu sezgiyle harmanlar ve etik bir süzgeçten geçirir. Bir bilgisayar saniyeler içinde kütüphaneler dolusu bilgiyi tarayabilir ama o bilginin hissettirdiği hüzne ya da coşkuya asla ortak olamaz.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerin hangisinde verilenlerden yararlanılmıştır?
Klasik mimari, insanı mekânın merkezine yerleştirerek ona bir aidiyet hissi sunmayı amaçlar; nitekim antik tapınaklardan Rönesans saraylarına kadar tüm yapılar insan ölçeği gözetilerek inşa edilmiştir. Modern kent mimarisi ise insanı neredeyse görünmez kılan devasa cam ve çelik kulelerden ibarettir. Bu kuleler, insana kendi sınırlarını hatırlatıp onu ezmek ister gibidir. Nitekim ünlü mimar Tadao Ando, 'Mimarlık sadece barınak sağlamakla kalmamalı, insanın ruhunu da beslemelidir.' derken tam da bu aidiyet krizine dikkat çeker. Bugün büyük şehirlerin caddelerinde yürürken göğe doğru yükselen bu prizmatik devlerin arasında kendimizi birer karınca gibi hissetmemiz, bu yeni tasarım anlayışının bir sonucudur. Oysa geçmişin taş konaklarında her pencere bir insan boyuna, her merdiven adımların ritmine göre tasarlanırdı.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Bir sanat yapıtının kalıcılığını, yalnızca yansıttığı dönemin toplumsal gerçeklerine sadık kalışıyla açıklayan anlayış, edebiyat dünyasında uzun süre kabul görmüştür. Bu görüşe göre yazar, adeta bir ayna gibi çağının tanıklığını yapmakla yükümlüdür. Oysa sanatın gerçeği, sokağın çıplak gerçeğinden çok farklı bir dokuya sahiptir. Yazarın dünyası, dış gerçekliğin olduğu gibi aktarıldığı bir laboratuvar değil, o gerçekliğin dille yeniden inşa edildiği öznel bir evrendir. Sadece toplumsal olayları kaydetme gayesi güden bir metin, zamanın yıpratıcılığına karşı duramaz ve güncelliğini yitirdi��inde bir arşiv belgesine dönüşür. Dolayısıyla yapıtı geleceğe taşıyan, ele aldığı toplumsal malzeme değil; bu malzemeyi estetik bir forma dönüştürerek yeniden üreten üsluptur.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Edebiyatın insanı iyileştirici bir gücü olduğunu söyleyenler haksız sayılmaz. Ancak bu iyileşme, bir ilacın vücuda doğrudan nüfuz etmesi gibi mekanik bir süreç değildir. İlaç, biyolojik bir aksaklığı hedefler ve bilincimizden bağımsız olarak çalışır; oysa bir roman veya şiir, okurun iç dünyasındaki düğümleri ancak onun zihinsel katılımıyla çözebilir. Nitekim Virginia Woolf da okumayı pasif bir kabullenme değil, yazarla birlikte yürütülen aktif bir inşa süreci olarak tanımlar. Dolayısıyla edebiyatla şifa bulmak, okurun kendi bireysel deneyimleri ve yaralarıyla yüzleşme cesaretine ve çabasına bağlı gelişen özgün bir eylemdir.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Modern dünya bize sürekli daha hızlı hareket etmeyi, her an bir yerlere yetişmeyi dayatıyor. Turizm sektörü de bundan nasibini almış durumda: Üç günde beş şehir gezdiren turlar, koşturmaca içinde çekilen aceleci fotoğraflar... Peki, bu telaş içinde gerçekten dinleniyor ve keşfediyor muyuz, yoksa sadece yer mi değiştiriyoruz? Birçok insan seyahati bir tüketim nesnesi gibi görüyor. Oysa bana göre seyahat etmek, bir mekânın ruhuna sızabilmektir; dar sokaklarında kaybolmak, yerel halkla kahve içip sohbet etmektir. Bir şehri yürüyerek, sindire sindire gezmek ruhu beslerken; tur otobüslerinin pencerelerinden dünyayı izlemek insanı sadece yorar. Hızlı seyahat bir tüketim faaliyetiyken yavaş seyahat gerçek bir deneyimdir.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Sanat eserlerinin restorasyonu, sadece yıpranmış bir yüzeyi eski hâline getirme uğraşı değildir; o, geçmişin estetik dilini bugünün teknik imkânlarıyla yeniden üretme sanatıdır. Restoratör, adeta bir zaman yolcusu gibi çalışarak eserin üretildiği dönemin ruhuna nüfuz etmek zorundadır. Örne��in, bir Rönesans tablosundaki solmuş boyaları canlandırırken o dönemin pigment kimyasını ve fırça vuruş tekniğini birebir taklit eder. Bu süreç, antik bir el yazmasını onaran bir filologun, metindeki eksik harfleri dönemin dil özelliklerine göre tamamlamasına benzer. Ancak restoratörün işi filologdan daha çetindir; çünkü o, hem malzemenin fiziksel kimyasıyla hem de sanatçının özgün üslubuyla aynı anda mücadele eder.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Rüzgarlı bir sonbahar öğleden sonrasında, küçük çocuk elindeki renkli uçurtmayla tepenin yamacına doğru hızla koşmaya başladı. Uçurtmanın rengarenk kuyruğu, nemli çimenlerin üzerinde adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Rüzgar aniden şiddetlendiğinde çocuk ipi biraz gevşetti ve uçurtma bir anda gökyüzüne doğru süzülerek yükseldi. Gökyüzü o gün, sonbaharın diğer günlerine göre çok daha kurşuni, ağır ve gri bulutlarla kaplıydı; uçurtma ise bu kasvetli tablonun ortasında parıldayan küçük bir çiçek gibi dalgalanıyordu. Çocuk, uçurtmanın rüzgarla m��cadelesini büyük bir heyecanla izlerken aniden ipin elinden sıyrıldığını hissetti. Avuçlarının yandığını hissettiği an artık çok geçti; uçurtma gökyüzünde özgürce süzülüp tepelerin arkasında gözden kaybolana kadar şaşkınlıkla arkasından bakakaldı.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Odanın köşesinde eski, ahşap bir masa duruyordu. Üzerinde sararmış sayfalarıyla kalın bir kitap, yanında ise mürekkebi kurumuş metal bir hokka vardı. Masanın hemen arkasındaki pencereden süzülen soluk gün ışığı, odanın tozlu zeminini aydınlatıyordu.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli türlerinden biri olan Karagöz, sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal yapının aynasıdır. Oyundaki Karagöz karakteri halkın sağduyusunu ve yalınlığını temsil ederken Hacivat ise dönemin yarı aydın tipini, kurallara bağlılığı simgeler. Örneğin, Karagöz'ün yabancı kelimeleri yanlış anlayarak yaptığı kelime oyunları, halkın saray diline ve bürokrasiye karşı mizahi bir direnişidir. Gölge oyununun bu iki temel figürü, toplumdaki farklı sınıf ve kültürlerin çatışmasını sahneye taşır. Ancak bu çatışma yıkıcı değil, aksine birleştirici bir güldürü unsuru olarak işlev gör��r. Nitekim tiyatro araştırmacısı Metin And, Karagöz'ün toplumsal barışı koruma işlevine değinerek onun halkı ortak bir gülme eyleminde buluşturduğunu belirtir.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Karıncalar, koloniler hâlinde yaşayan ve son derece örgütlü hareket eden sosyal böceklerdir. Kendi aralarındaki iletişimi sağlamak için "feromon" adı verilen kimyasal salgıları kullanırlar. Bir karınca besin kaynağı bulduğunda, yuvaya dönerken yere bu kimyasaldan bırakır. Diğer karıncalar da antenleri sayesinde bu kokuyu takip ederek besinin yerini kolayca bulur.
Bu parçanın anlatımında ağır basan anlatım tekniği aşağıdakilerden hangisidir?