Paragraf
590 questions
Mimarlık ve çevre tasarımı alanındaki yeni eğilimler, mekânları sadece işlevsel veya estetik objeler olarak değil, insan ilişkilerini ve toplumsal belleği inşa eden canlı yapılar olarak ele almaktadır. Bir binanın kapısının nereye açıldığı, pencerelerinin hangi açıyla ışık aldığı veya koridorlarının genişliği, orada yaşayan insanların birbiriyle karşılaşma sıklığını ve dolayısıyla kurdukları sosyal bağların niteliğini doğrudan belirler. Mekân, içine yerleştirilen yaşamın sessiz bir düzenleyicisidir. Bu yüzden, mimari tasarımlarda yalnızca mühendislik hesaplarına ya da görsel cazibeye odaklanmak, o mekânı kullanacak olan insanların toplumsal ve psikolojik ihtiyaçlarını göz ardı etmek anlamına gelir. Başarılı bir mimari, insanı mekâna uyduran değil, mekânı insanın birliktelik kurma doğasına göre biçimlendiren mimaridir.
Bu parçada mimari tasarımla ilgili olarak asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Dijital çağın getirdiği bilgi bombardımanı, okuma alışkanlıklarımızı da kökten değiştirdi. Artık ekranlar karşısında derinlemesine okumak yerine, metinlerin üzerinde hızla göz gezdiriyor, anahtar kelimeleri seçerek hızlıca tüketiyoruz. Bu durum, yüzeysel bir bilgi edinme sağlasa da zihinsel odaklanma ve eleştirel düşünme becerilerimizi zayıflatıyor. İşte bu noktada 'yavaş okuma' akımı, modern yaşamın hız dayatmasına karşı bir direniş olarak ortaya çıkıyor. Yavaş okuma, sadece kelimeleri yava��ça telaffuz etmek değil; yazarın dünyasına nüfuz etmek, satır aralarını okumak ve metinle aktif bir diyalog kurmaktır. --------. Dolayısıyla yavaş okuma, dijital çağda zihinsel bağımsızlığımız�� korumanın ve entelektüel derinliğimizi yeniden kazanmanın en etkili yollarından biridir.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Yavaş okuma hareketi, dijital çağın getirdiği hızlı ve yüzeysel bilgi tüketimine karşı bir tepki olarak doğmuştur. Bu yaklaşım, metinleri sadece hızlıca taramak yerine, kelimelerin derinliğine inerek, yazarın üslubunu ve düşünsel katmanlarını sindirmeyi amaçlar. Yavaş okuma, okuyucunun metinle aktif bir diyalog kurmasını sağlayarak eleştirel düşünme becerisini ve odaklanma süresini artırır. Günümüzde bilgiye erişim hızı artsa da, bu durum zihinsel derinleşmeyi zorlaştırmakta ve yüzeysel okuma alışkanlıklarını beslemektedir. Yavaş okuma ise bireye, bilgi yığınları arasında kaybolmadan, okuma eyleminin kendisinden estetik ve entelektüel bir haz alma imkânı sunar.
Bu parçaya göre yavaş okuma hareketi ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Yavaş gazetecilik, günümüzün hız odaklı dijital habercilik anlayışına tepki olarak doğan alternatif bir medya akımıdır. Bu akım, anlık haber akışının yarattığı yüzeyselliğin önüne geçerek okuyucuya daha derinlikli, araştırılmış ve güvenilir içerikler sunmayı amaçlar. Hızlı habercilikte sıklıkla karşılaşılan doğrulama eksikliği ve tıklama odaklılık gibi sorunları aşmayı hedefleyen yavaş gazetecilik, haberin arka planındaki neden-sonuç ilişkilerini ve insan hikayelerini ön plana çıkarır. Bu yaklaşım, sadece bilgi vermeyi değil, okuyucunun olaylar üzerinde derinlemesine düşünmesini sağlamayı da önemser.
Bu parçada yavaş gazetecilikle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
Kütüphaneler, yalnızca kitapların depolandığı ve sessizce okunduğu mekanlar değildir; onlar bir toplumun geçmişten bugüne biriktirdiği tüm bilgi birikimini ve kültürel mirası barındıran yaşayan hafıza merkezleridir. Geçmiş kuşakların düşüncelerini, keşiflerini ve sanat eserlerini koruyarak geleceğe aktaran bu kurumlar, bireylerin toplumsal aidiyet duygusunu güçlendirir ve insanlığın ortak kültüründe buluşmasını sağlar. Bu yönüyle kütüphaneler, bir toplumun entelektüel kimliğinin en önemli koruyucusudur.
Bu parçanın konusu aşağıdakilerden hangisidir?
Bazı çevreler, şehir hayatının getirdiği gürültünün insanı dinamik tuttuğunu, onu sürekli uyanık ve ��retken kıldığını iddia eder. Güya korna sesleri, iş makinelerinin gürültüsü ve insan kalabalığının uğultusu modern yaşamın ritmidir. Oysa bu koca bir yanılgıdır. Gürültü, zihni beslemek bir yana, insanın düşünce dünyasını ipotek altına alan, odaklanma yeteneğini sinsi bir virüs gibi kemiren bir düşmandır. Yapılan son bilimsel çalışmalar, sessizliğin beynin yeni hücreler üretmesine yardımcı olduğunu gösterirken gürültünün insanı ruhsal ve zihinsel açıdan tükettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Hareketlilik ile kaosu birbirine karıştırmamak gerekir; gerçek üretkenlik gürültüde değil, derin bir sessizliğin getirdiği odaklanmada saklıdır.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Siberkondri, bireylerin kendilerinde hissettikleri fiziksel veya psikolojik belirtileri internet üzerinden araştırarak kendilerine ciddi teşhisler koyması ve bunun sonucunda yoğun bir sağlık kaygısı yaşaması durumudur. Geleneksel hipokondrinin dijitalleşmiş bir türevi olan bu eğilim, bilgiye erişimin kolaylaşmasıyla birlikte yaygınlaşmıştır. İnternetteki arama motorları ve sağlık forumları, tıbbi konularda uzman olmayan kişilere sınırsız veri sunarken bu verilerin doğruluğunu denetleme yetisi kazandırmaz. Birey, basit bir baş ağrısını ölümcül bir hastalığın belirtisi olarak yorumlayıp paniğe kapabilir. Siberkondriye yakalanan kişiler, doktorların koyduğu teşhislere inanmama, sürekli ikinci bir görüş arama ve tıp otoritelerine karşı güvensizlik besleme eğilimi gösterir. Bu durum, hem hekim-hasta ilişkisini zedelemekte hem de sağlık sisteminde gereksiz tetkik ve poliklinik yoğunluğuna yol açmaktadır.
Bu parçadan hareketle siberkondri ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Fotoğraf, icat edildiği ilk günlerden itibaren gerçekliği olduğu gibi donduran, nesnel bir belge olarak kabul edilmiştir. Ancak bir fotoğrafçı, vizörden bakıp deklanşöre basacağı anı seçerken aslında dünyadan belirli bir kesiti ayıklamakta, diğer her şeyi çerçeve dışında bırakmaktadır. Bu yönüyle her fotoğraf karesi, iddia edildiğinin aksine, gerçekliğin kendisi değil; fotoğrafçının kişisel bakış açısı, estetik kaygıları ve toplumsal algısıyla şekillenmiş öznel bir kurgudur. Dolayısıyla kameranın teknik nesnelliği, üretilen görüntünün tarafsızlığı anlamına gelmez.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Çin bambu ağacının yetişme süreci sabır ve emek gerektiren ilginç bir örnektir. Bambu tohumu ekildikten sonra ilk dört yıl boyunca sulanır ve gübrelenir. Ancak bu süre zarfında toprak yüzeyinde bambuya dair hiçbir gelişme görülmez. Beşinci yıla gelindiğinde ise filizlenen bambu, yalnızca altı hafta içinde yaklaşık yirmi beş metre boya ulaşır. Aslında bitki, ilk dört yıl boyunca toprak üstünde görünmese de toprak altında yüzlerce metrelik güçlü bir kök sistemi geliştirmektedir. Bu sağlam kök sistemi sayesinde daha sonra hızla uzayacak olan gövdesini ayakta tutabilir.
Bu parçadan Çin bambu ağacı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
I. Söz konusu çatışma zihinde belirdiğinde, kişi üzerinde ciddi bir psikolojik baskı ve rahatsızlık hissi yaratır.
II. Ancak bu rasyonalizasyon süreci her zaman gerçeği yansıtmaz ve çoğunlukla kişinin kendini kandırmasıyla sonuçlanır.
III. İnsanlar, sahip oldukları değerler veya inançlarla bağdaşmayan eylemlerde bulunduklarında içsel bir huzursuzluk yaşarlar.
IV. Bu gerginliği ortadan kaldırmak isteyen birey; ya mevcut inançlarını değiştirir ya da sergilediği davranışı rasyonalize ederek haklı çıkarmaya çalışır.
V. Psikolojide "bilişsel çelişki" olarak adlandırılan bu durum, bireyin zihninde birbiriyle çatışan iki düşüncenin aynı anda var olmasından kaynaklanır.
Yukarıdaki numaralanmış cümleler anlamlı bir bütün oluşturacak biçimde sıralandığında, baştan dördüncü cümle hangisi olur?
I. Kahve, tropikal iklimlerde yetişen kahve ağacının meyvelerinden elde edilen popüler bir içecektir.
II. Bu meyveler olgunlaştığında elle titizlikle toplanır ve çekirdekleri ayrıştırılır.
III. Kurutulan bu çekirdekler, daha sonra yüksek sıcaklıklarda kavrularak bildiğimiz kahve aromasına kavuşur.
IV. Son aşamada ise kavrulan kahve çekirdekleri öğütülür ve demlenmeye hazır hâle getirilir.
V. Toplanan yaş çekirdekler, bozulmalarını önlemek amacıyla geniş alanlara serilerek güneşte kurutulur.
Bu parçadaki anlam bütünlüğünün sağlanması için numaralanmış cümlelerden hangilerinin birbiriyle yer değiştirmesi gerekir?
Gazeteci:
(I) --------------------------------------
Çevirmen:
- Bir dilin mizahını ya da şiirsel tınısını başka bir dile aktarırken sözcüklerin bire bir karşılıklarını bulmak çoğunlukla yetersiz kalır. Çünkü her dil, kendi kültürel kodlarını ve toplumsal hafızasını taşır. Bu noktada çevirmen, sadece metni aktaran bir aracı değil; o mizahı ya da şiiri hedef dilde yeniden üreten bir yaratıcıya dönüşmek zorundadır.
Gazeteci:
(II) --------------------------------------
Çevirmen:
- Kesinlikle. Ancak bu serbestlik, yazarın niyetini ve metnin ruhunu zedeleyecek boyuta ulaşmamalıdır. Çevirmenin buradaki sınır çizgisi, yazarın sesini bastırmadan, onun anlatmak istediğini hedef kültürün okuruna en tanıdık yolla ulaştırmaktır. Yani sadakat, sözcüklere değil, metnin hissettirdiği duyguya ve yarattığı etkiye olmalıdır.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
II. Çeviride sadakat kavramını kelimelerin ötesinde, metnin bütününde aramak daha mı doğrudur?
II. Hedef kültürün okuru, kendi diline uyarlanmış bir çeviri ile orijinal eserin dünyası arasında nasıl bir bağ kurar?
II. Çevirmene atfettiğiniz bu yaratıcı rol, asıl metne ve yazara bağlılık ilkesiyle bir çelişki yaratmaz mı?
II. Eserin aslına sadık kalmak, çevirmenin yaratıcı süreçte kendi üslubunu ortaya koymasını engeller mi?
II. Çeviride serbestliğin sınırlarını belirlerken yazarın haklarını yasal olarak korumanın yolları nelerdir?
Tarih yazımında belgelere dayalı çalışmanın, geçmişin gerçeğini bütünüyle ve nesnel bir şekilde yansıtmaya yeteceği savunulur. Oysa belgeler, onları kaleme alanların bakış açılarını, dönemin iktidar ilişkilerini ve kişisel eğilimlerini barındıran öznel kayıtlardır. Dolayısıyla bir tarihçi, arşivdeki vesikaları doğrudan doğruya mutlak gerçek kabul etmek yerine, onların ardındaki niyetleri भी sorgulayarak işe başlamalıdır. Tarihsel gerçeklik, belgelerin sadece okunmasıyla değil, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesiyle inşa edilir.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Eko-dilbilim, dil ile çevre arasındaki etkileşimi inceleyen ve dilin ekolojik krizlerin şekillenmesinde ya da çözülmesindeki rolünü araştıran modern bir disiplindir. Bu alan, sadece çevreyle ilgili kelime dağarcığını analiz etmekle kalmaz; aynı zamanda dildeki antroposantrik (insan merkezli) yapıların, doğayı insanın emrinde sonsuz bir kaynak gibi sunan söylemlerin izini sürer. Örneğin, dilde hayvanlar veya nehirler için kullanılan nesneleştirici ifadeler, insanın çevreye yönelik tahakkümcü tutumunu meşrulaşt��rmaktadır. Eko-dilbilimciler, doğaya duyarlı yeni anlatılar ve kavramlar inşa ederek ekolojik bilincin dil aracılığıyla yeniden kurulabileceğini savunurlar. Dilin bu dönüştürücü gücü, çevre politikalarının yasal metinlerinden gündelik konuşma kalıplarına kadar geniş bir alanda ekolojik adaleti tesis etmenin temel anahtarı olarak görülmektedir.
Bu parçadan hareketle eko-dilbilimle ilgili aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Karar yorgunluğu, bireylerin gün içinde ardı ardına karar vermek zorunda kalması sonucu zihinsel olarak tükenmesi ve buna bağlı olarak kararlarının kalitesinde düşüş yaşanması durumunu ifade eder. Sosyal psikolojide ego tükenmesi (ego depletion) kuramıyla açıklanan bu olguya göre, insanın irade gücü ve seçici karar alma kapasitesi sınırlı bir enerji kaynağına benzer. Birey, sabah kıyafet seçiminden iş yerindeki karmaşık analizlere kadar yaptığı her seçimde bu kaynaktan harcar. Gün ilerledikçe bu zihinsel kaynaklar azaldığı için beyin, enerji tasarrufu sağlamak adına iki temel savunma mekanizmasından birini devreye sokar: İlki, alternatifleri derinlemesine düşünmeksizin dürtüsel kararlar vermek; ikincisi ise karar vermeyi tamamen erteleyerek eylemsiz kalmaktır. Modern yaşamın getirdiği bilgi bombardımanı ve bitmek bilmeyen seçenekler, bireyleri sürekli bir karar alma döngüsüne sokarak bu yorgunluğu kronik hale getirmektedir. Yapılan ampirik araştırmalar, özellikle yoğun bilişsel çaba gerektiren meslek gruplarında çalışanların, günün ilerleyen saatlerinde aldıkları kararların risk analizinden yoksun, aceleci veya statükoyu korumaya yönelik olduğunu göstermektedir. Örneğin, mesailerinin son saatlerindeki yargıçların şartlı tahliye taleplerini reddetme eğiliminin artması ya da hekimlerin daha zahmetsiz reçetelere yönelmesi bu durumun somut yansımalarıdır. Dolayısıyla karar yorgunluğu, sadece bireysel bir motivasyon kaybı veya geçici bir yorgunluk hissi değil; aynı zamanda hukuk, tıp ve iş d��nyasında hayati sonuçlara yol açabilen sistematik bir bilişsel problemdir.
Bu parçadan hareketle karar yorgunluğuyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
(I) Tuz, tarih boyunca sadece bir lezzet artırıcı değil, besinleri uzun süre saklamanın en etkili yolu olarak da hayati bir öneme sahip olmuştur. (II) Buzdolabının icadından çok önce, et ve balık gibi kolay bozulan gıdalar tuzlanarak saklanmış ve bu sayede kıtlık dönemlerinin önüne geçilmiştir. (III) Günümüzde aşırı tuz tüketiminin yüksek tansiyon ve kalp damar hastalıklarına yol açtığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. (IV) Besin maddelerini koruma gücü, tuzu antik çağlarda o kadar değerli kılmıştır ki Roma İmparatorluğu'nda askerlerin maaşları zaman zaman tuzla ödenmiştir. (V) Bu değerli madenin elde edildiği tuz yatakları ve ticaret yolları, devletlerin ekonomik sınırlarını ve askeri stratejilerini belirlemede doğrudan rol oynamıştır.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Sanat eserlerinin restorasyonu, geçmişin estetik değerlerini bugüne taşıma gayretinden ibaret değildir; aynı zamanda eserin 'otantik' kimliği ile zamanın getirdiği tahribat arasında kurulan hassas bir dengedir. Bir esere yapılan her müdahale, onun tarihsel yaşanmışlığına vurulan bir sekte olarak görülebileceği gibi, gelecek nesillerle buluşmasını sağlayan bir köprü de olabilir. Bu durum, restoratörü yalnızca bir teknisyen değil, eserin ruhuna yön veren felsefi bir karar verici konumuna getirir. Zira amaç, eseri ilk üretildiği g��nkü kusursuzluğuna döndürmek değil, onun zaman içindeki yolculuğuna saygı duyarak aşınmış yerlerini aslına en yakın şekilde korumaktır.
Bu parçada restorasyon çalışmasıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi üzerinde durulmaktadır?
Bilişsel yedeklik, beynin yaşlanma veya çeşitli nörolojik hasarlar karşısında zihinsel işlevlerini koruma ve sürdürme kapasitesini ifade eder. Bu kavram, benzer beyin hasarlar��na veya nörodejeneratif süreçlere sahip bireylerin neden oldukça farklı düzeylerde klinik belirtiler sergilediğini açıklar. Eğitim seviyesi, entelektüel merak, zihinsel olarak zorlayıcı mesleklerde çalışmak ve aktif sosyal etkileşim gibi yaşam boyu süren uyarımlar bilişsel yedekliğin gelişimini destekler. Beyin, bu süreçte alternatif sinaptik bağlantılar ve yedek nöral ağlar inşa ederek hasar gören bölgelerin işlevlerini esnek bir şekilde telafi eder. Ancak bilişsel yedeklik, mevcut nörolojik patolojiyi biyolojik olarak ortadan kaldırmaz veya geriletmez; yalnızca bu patolojinin bilişsel performans üzerindeki olumsuz etkilerinin klinik olarak dışa vurulmasını öteler. Bu durum, yedekliği yüksek bireylerde hastalık belirtileri nihayetinde görünür hâle geldiğinde, altta yatan hasarın zaten çok ileri düzeyde olmasına ve dolayısıyla klinik çöküşün beklenenden daha hızlı gerçekleşmesine yol açar.
Bu parçadan "bili��sel yedeklik" ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Kintsugi, kırılan seramik eşyaları altın, gümüş veya platin gibi değerli metaller içeren özel bir reçineyle birleştirme sanatıdır. Kökeni 15. yüzyıl Japonya'sına dayanan bu gelenek, hasarlı nesneyi gizlemek yerine onun kırıklarını ve kusurlarını yüceltmeyi amaçlar. Felsefi olarak, bir nesnenin tarihindeki kırılmaların ve onarımların onu daha değerli ve benzersiz kıldığı fikrini savunur. Kintsugi sanatı, hayatın getirdiği yaraları gizlemeye çalışmak yerine onları kabullenip olgunlaşmanın ve direnç kazanmanın bir sembolü olarak günümüzde psikoloji ve kişisel gelişim alanlarında da metaforik olarak kullanılmaktadır.
Bu parçadan hareketle "kintsugi" sanatı ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
I. Yapay zekanın tarihsel gelişiminde sembolik yaklaşım, zihni mantıksal kurallarla işleyen bir bilgisayar olarak görür.
II. Bu görüşe göre öğrenme, dış dünyadaki bilgilerin soyut semboller ve kurallar hâlinde zihne aktarılmasıyla gerçekleşir.
III. Nitekim insan beyninin biyolojik yapısından ilham alan bağlantıcı yaklaşım, bilgiyi kurallarla değil, yapay sinir ağları arasındaki etkileşimle açıklar.
IV. Ancak 1980'lerden itibaren bu kural tabanlı modelin, insan zihninin örüntü tanıma gibi esnek becerilerini açıklamakta yetersiz kaldığı fark edilmiştir.
V. Bu yeni paradigma sayesinde yapay zekâ, belirsiz ve eksik verilerden bile anlamlı sonuçlar çıkarabilen dinamik bir yapıya kavuşmuştur.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangileri yer değiştirirse parçanın anlam bütünlüğü sağlanır?