Paragraf
590 soru
(I) Göçmen kuşlar, kış aylarında yiyecek bulmanın zorlaşması nedeniyle daha sıcak bölgelere doğru uzun bir yolculuğa çıkarlar. (II) Bu göç sürecinde yönlerini bulmak için güneşin konumunu, yıldızları ve Dünya’nın manyetik alanını pusula gibi kullanırlar. (III) Bazı yırtıcı kuş türleri ise avlarını çok uzak mesafelerden bile görebilecek keskin bir görüş yeteneğine sahiptir. (IV) Yolculuk boyunca sürüler halinde uçarak rüzgârın direncini azaltır ve böylece enerji tasarrufu sağlarlar. (V) Sonuçta, binlerce kilometrelik bu tehlikeli seyahati başarıyla tamamlayıp ilkbaharda eski yuvalarına geri dönerler.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Odanın köşesinde eski, ahşap bir masa duruyordu. Üzerinde sararmış sayfalarıyla kalın bir kitap, yanında ise mürekkebi kurumuş metal bir hokka vardı. Masanın hemen arkasındaki pencereden süzülen soluk gün ışığı, odanın tozlu zeminini aydınlatıyordu.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Derin zaman kavramı, insan ömrünün sınırlarını aşan jeolojik süreçlerin kavranmasını ifade eder. İnsanlık, kendi varoluşunu genellikle günler, aylar veya birkaç nesille sınırlı bir zaman dilimi üzerinden anlamlandırırken jeolojik zaman��n milyarlarca yıllık ölçeği bu algıyı sarsar. Bu kavramı içselleştirmek, sadece bilimsel bir zorunluluk değil, aynı zamanda ekolojik krizlerle baş etmede kritik bir zihinsel dönüşümdür. Çünkü insan, yerkürenin milyarlarca yıllık geçmişinde kendi yerinin ne denli küçük olduğunu fark ettiğinde, doğa üzerinde kurduğu tahakkümün anlamsızlığını ve geçiciliğini de idrak eder. Böylece derin zaman algısı, insanı bugünün dar sınırlarından kurtararak çevreye karşı daha sorumlu ve etik bir yaklaşım geliştirmeye yönlendirir.
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Kırık Camlar Teorisi, kentsel çevrelerdeki küçük düzensizliklerin ve ihmal belirtilerinin (örneğin kırık bir pencerenin veya çevreye atılan çöplerin), zamanla daha büyük kuralsızlıklara ve suçlara yol açtığını savunan bir teoridir. Teoriye göre, bir binanın kırık penceresi hemen onarılmazsa çevre sakinlerinde 'burası sahipsiz, kimse umursamıyor' algısı oluşur. Bu algı ise diğer pencerelerin de kırılmasına ve giderek daha ciddi asayiş sorunlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Bu parçaya göre Kırık Camlar Teorisi'nin temel tezi aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Hawthorne etkisi, bireylerin gözlemlendiklerini veya bir araştırmanın parçası olduklarını fark ettiklerinde davranışlarını değiştirme, genellikle daha üretken veya dikkatli olma eğilimidir. ’lerin sonlarında bir elektrik fabrikasında yapılan verimlilik araştırmaları sırasında keşfedilen bu durum, fiziksel koşullardaki (örneğin ışıklandırma düzeyi) iyileşmelerden ziyade, işçilere gösterilen ilginin ve takip ediliyor olmanın motivasyon üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Araştırmacılar ışığı azalttıklarında bile verimliliğin artmaya devam ettiğini görmüş, bunun nedeninin işçilerin kendilerini özel hissetmeleri ve izleniyor olmaları olduğunu saptamışlardır. Bu etki, insan davranışının sadece dışsal/fiziksel teşviklerle değil, sosyal ve psikolojik etmenlerle de güçlü bir şekilde yönlendirildiğini kanıtlamaktadır.
Bu parçadan hareketle Hawthorne etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
(I) Kehribar, milyonlarca yıl önce yaşamış ağaçların salgıladığı reçinenin fosilleşmesiyle oluşan organik bir taştır.
(II) Bu reçine, ağacın gövdesinde meydana gelen yaralanmaları kapatırken havayla temas ederek zamanla sertleşir.
(III) Taşlaşmış bu kütleler, içlerinde barındırdıkları prehistorik böcek ve bitki kalıntılarıyla geçmişe ışık tutar.
(IV) Milyonlarca yıllık bu süreç boyunca reçine, kimyasal değişimler geçirerek bildiğimiz kehribar formuna ulaşır.
(V) Bu nedenle bilim insanları için kehribar, sadece bir süs eşyası değil, adeta geçmişin doğal bir zaman kapsülüdür.
Yukarıdaki numaralanmış cümlelerin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için hangilerinin birbiriyle yer değiştirmesi gerekir?
Gazeteci:
(I) ----------------------------------------------------
Bilgisayarlı Dil Bilimci:
- Yapay zekânın dili anlama biçimi, bizim kelimelere yüklediğimiz duygusal veya kültürel derinliği kavramaktan uzaktır. Sistemler, milyonlarca metindeki kelimelerin birbirleriyle olan istatistiksel ilişkilerini ve ardışıklık sıklıklarını analiz ederek çalışır. Yani bir kelimenin ne anlama geldiğini "hissetmez", sadece o kelimenin hangi bağlamlarda hangi olasılıklarla diğer kelimelerle yan yana gelebileceğini hesaplar. Bu durum, insan zihnindeki anlama sürecinden niteliksel olarak tamamen farklı bir mekanizmadır.
Gazeteci:
(II) ----------------------------------------------------
Bilgisayarlı Dil Bilimci:
- Bu sınırın aşılması, sadece işlem gücünün artırılmasıyla veya daha fazla veri yüklenmesiyle mümkün görünmüyor. Çünkü mevcut modellerin mimarisi, mantıksal ve kavramsal bir dünya modeli inşa etmek üzerine değil, eldeki veriyi en yüksek olasılıkla taklit etmek üzerine kuruludur. Yapay zekânın gerçek anlamda "anlaması" için, fiziksel dünya ile etkileşime girebilen, deneyim kazanabilen ve duyusal girdileri dilsel simgelerle bağdaştırabilen tamamen yeni bir öğrenme paradigmasına geçilmesi gerekir.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
II. Yapay zekâ modellerinin fiziksel dünya ile etkileşim kurması, onların insan kontrolünden çıkmasına yol açar mı?
II. Veri miktarındaki artışın yapay zekânın dil modellerindeki hata payını azaltmadaki rolü nedir?
II. Yapay zekâ modellerinin günümüzdeki işlem gücü ve veri havuzu, dilsel analizler için yeterli seviyede midir?
II. Yapay zekânın bu istatistiksel sınırları aşarak gerçek anlamda kavrama yeteneği kazanması neye bağlıdır?
II. Gelecekte yapay zekânın insanın yerini alarak yeni diller üretebileceğini düşünüyor musunuz?
(I) Biyolüminesans, bazı canlı organizmaların kimyasal reaksiyonlar yoluyla ışık üretmesi ve yayması olayıdır.
(II) Bu ışıma, çoğunlukla lusiferin adı verilen bir pigmentin lusiferaz enzimi eşliğinde oksijenle tepkimeye girmesiyle gerçekleşir.
(III) Oysa karasal ekosistemlerde ateş böcekleri ve bazı mantar türleri dışında bu olaya pek rastlanmaz.
(IV) Örneğin, fener balıkları bu ışığı avlarını kendilerine çekmek veya avcılardan kaçmak amacıyla kullanırlar.
(V) Derin denizlerde yaşayan canlıların yaklaşık yüzde doksanının bu yeteneğe sahip olması, karanlık sularda hayatta kalmanın bir gereğidir.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangileri yer değiştirirse parçanın anlam bütünlüğü sağlanır?
Sanatsal üretimde sınırsız bir özgürlük alanının yaratıcılığı kamçıladığı düşünülür; oysa sanat tarihi, en kalıcı yapıtların belirli teknik, biçimsel ya da maddi kısıtlamaların gölgesinde filizlendiğini gösterir. Ressamın tuvalin fiziksel boyutlarıyla, şairin aruzun katı ölçü kalıplarıyla, sinemacının ise dar bütçelerle mücadelesi, yaratıcı zihni kolaya kaçmaktan ve sıradanlaşmaktan korur. Karşılaşılan yapısal engeller, sanatçıyı alışılagelmiş güvenli yöntemlerin dışına çıkmaya, elindeki kısıtlı olanaklarla en özgün ifade biçimini aramaya sevk eder. Bu arayış süreci, sanatsal üretimin niteliğini artıran en önemli unsurdur. Başka bir deyişle, sanatta karşılaşılan çeşitli sınırlar ve zorluklar, yaratıcı gücü yok eden engeller olmaktan ziyade, zihinsel sınırları zorlayarak özgün eserlerin ortaya çıkmasını sağlayan katalizör görevi görür.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Kahve çekirdeklerinin taze çekilmesi, nitelikli bir kahve demlemenin en önemli ilk adımıdır. (II) Kahve üreticileri, yüksek kaliteli çekirdekler elde etmek için genellikle organik gübreleme yöntemlerini tercih ederler. (III) Çekilen kahvenin kalınlığı, kullanılacak demleme yöntemine göre ayarlanmalıdır. (IV) Doğru kalınlıkta çekilen kahve, suyla buluştuğunda aromasını en dengeli şekilde suya aktarır. (V) Bu nedenle evde kahve demleyenler için kaliteli bir kahve değirmeni seçimi son derece önemlidir.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Gazeteci:
(I) ----------------------------------------------------
Astrobiyolog:
- Aslında temel odak noktamız Güneş sistemi dışındaki yaşanabilir gezegenleri bulmaktan ziyade, ekstrem koşullarda hayatta kalabilen tek hücreli canlıların sınırlarını anlamaktır. Çünkü Dünya dışı bir yaşamla karşılaştığımızda, bu büyük olasılıkla gelişmiş bir medeniyet değil, Jüpiter'in uydusu Europa'nın buz altı okyanuslarındakine benzer mikroskobik organizmalar olacaktır. Dolayısıyla Dünya'daki en uç ortamlarda yaşayan canlıları inceleyerek dış gezegenlerde neyi arayacağımızı öğreniyoruz.
Gazeteci:
(II) ----------------------------------------------------
Astrobiyolog:
- Kesinlikle. Ancak bu araştırmalar sadece uzayla sınırlı kalmıyor. Ekstrem koşullarda hayatta kalmayı sağlayan enzimleri tespit etmek, biyoteknolojide devrim yaratabilir. Örneğin, yüksek sıcaklıkta bozulmayan enzimler sayesinde endüstriyel atıkları arıtma veya tıp alanında aşırı dayanıklı ilaç taşıyıcı sistemler geliştirme şansımız var. Yani göklere bakarken aslında yeryüzündeki sorunlara da çözümler üretiyoruz.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi sırasıyla getirilmelidir?
II. Europa uydusunda su bulunması, orada kesin olarak mikroskobik yaşam olduğunu kanıtlar mı?
II. Astrobiyolojinin disiplinler arası bir bilim dalı olması, diğer temel bilimlerin gelişimini nasıl etkilemiştir?
II. Ekstremofil canlılar üzerine yaptığınız araştırmaların uzay keşifleri dışında pratik bir uygulama alanı bulunuyor mu?
II. Uzay araştırmalarının yüksek maliyetlerini düşürmek amacıyla biyoteknolojik yöntemlerden yararlanmak mümkün müdür?
II. Gelecekte astrobiyoloji alanında çalışacak genç bilim insanlarına ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Restorasyon ekolojisinde uzun yıllar boyunca, bozulmuş doğal alanlara doğrudan ve yoğun insan müdahalesi yapılması gerektiği savunuldu. Ağaç dikme, toprak yapısını yapay olarak düzenleme gibi aktif yöntemler ön plandaydı. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, insan müdahalesinin her zaman en iyi çözüm olmadığını ortaya koydu. ----. Çünkü insan eliyle yapılan müdahaleler, bazen farkında olmadan ekosistemin doğal dengesini bozarak bölgeye uyum sağlayamayacak istilacı türlerin yerleşmesine zemin hazırlayabiliyor. Doğayı kendi haline bırakmak, ekosistemin kendi kendini onarma mekanizmalarını harekete geçirerek daha sağlıklı bir geri dönüş sağlıyor.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Günümüzde pek çok insan kitap okumayı sadece boş zamanları dolduran, eğlenceli ya da dinlendirici bir hobi olarak görmektedir. Oysa okuma eylemi, bireyin hem kendi iç dünyasını keşfetmesini hem de dış dünyayı daha derinlemesine anlamlandırmasını sağlayan en temel gelişim araçlarından biridir. Bir kitabın dünyasına giren okur, farklı yaşamları, düşünceleri ve kültürleri tanıyarak empati yeteneğini geliştirir. Bu süreç, zihinsel sınırları genişletirken insanı daha duyarlı ve bilinçli bir birey h��line getirir. Kitaplar, insana sadece bilgi aktarmaz, aynı zamanda hayata bakış açısını da kökten değiştirir. Dolayısıyla kitap okumayı hayatın sıradan bir etkinliği olarak değil, kendimizi inşa etmenin ve dünyayla sağlıklı bir bağ kurmanın en etkili yolu olarak görmeli ve yaşamımızın merkezine yerleştirmeliyiz.
Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
I. Hapsolan bu organik maddeler, havanın yıkıcı etkilerinden tamamen korunarak milyonlarca yıl bozulmadan kalabilir.
II. Böylece bilim insanları, geçmiş jeolojik dönemlerde yaşamış canlıların anatomik yapılarını en ince ayrıntısına kadar inceleme fırsatı bulurlar.
III. Ağaçların kendilerini böceklerden ve mantarlardan korumak için salgıladığı reçine, zamanla sertle��erek kehribara dönüşür.
IV. Bu incelemeler sayesinde de nesli tükenmiş türlerin evrimsel gelişimleri ve o dönemlerin iklim koşulları hakkında önemli bilgilere ulaşılır.
V. Bu sertleşme sürecinde, reçinenin üzerine konan küçük canlılar veya bitki kalıntıları salgının içinde hapsolur.
Yukarıdaki numaralanmış cümleler anlamlı bir bütün oluşturacak biçimde sıralandığında hangisi baştan üçüncü olur?
Sanatçı, eserlerinde sadece dış dünyayı taklit etmekle yetinmez; ona kendi ruhundan, duygu dünyasından da bir şeyler katar. Çünkü sanat, nesnel gerçekliğin olduğu gibi aktarılması değil, sanatçının öznel süzgecinden geçirilerek yeniden üretilmesidir. Başka bir deyişle, dışarıda gördüğümüz bir manzara ressamın tuvaline aktarıldığında artık sadece doğanın bir parçası olmaktan çıkar; ----.
Bu parçanın sonuna d��şüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Yazma eyleminin klavye tuşlarına basılarak dijital ortama aktarılması, hız ve verimlilik açısından büyük bir kolaylık sağlasa da zihinsel süreçlerimizi derinden etkilemektedir. Yapılan nörobilimsel araştırmalar, elle yazı yazmanın beyinde motor becerileri ve görsel algıyı birleştiren karmaşık bir ağı aktifleştirdiğini göstermektedir. Kalemin kâğıt üzerindeki hareketi, harflerin şeklini fiziksel olarak oluşturma çabası, bilginin beyinde daha kalıcı bir şekilde kodlanmasını ve kavramsal öğrenmenin derinleşmesini sağlar. Klavyeyle yazarken ise her harf için uygulanan tek tip vuruş hareketi, harfin şeklinden bağımsızdır ve bu durum zihnin harf ile onun anlamı arasındaki bağı zayıflatır. Dolayısıyla hız arayı��ıyla yazı yazmayı tamamen dijitalleştirmek, aslında bilişsel gelişimin önemli bir parçasından vazgeçmek anlamına gelir.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Peter İlkesi, hiyerarşik bir organizasyonda çalışanların kendi yetersizlik seviyelerine kadar yükselme eğiliminde olduğunu savunan bir yönetim kuramıdır. Bu kurama göre, mevcut işini başarıyla yerine getiren bir çalışan, ödüllendirilmek amacıyla bir üst pozisyona terfi ettirilir. Ancak yeni pozisyon sıklıkla eskisinden farklı beceriler ve yetkinlikler gerektirir. Çalışan bu yeni görevde de başarılı olursa terfi süreci devam eder; ta ki yetersiz kaldığı, yani görev gereklerini yerine getiremediği bir basamağa ulaşana kadar. Bu noktaya ulaştığında artık terfi alamaz ve başarısız olduğu bu son kademede kalır. Kuramın temel çıkarımı, zamanla hiyerarşik yapıdaki her pozisyonun o işi yapmakta yetersiz olan kişilerce doldurulacağı yönündedir.
Bu parçadan hareketle Peter İlkesi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Seyirci etkisi (bystander effect), acil bir durum veya tehlike anında çevrede bulunan tanık sayısının artmasının, bireylerin yardıma başlama olasılığını düşürdüğünü ortaya koyan sosyal psikolojik bir fenomendir. Bu teoriye göre, bir olaya ne kadar çok kişi şahit olursa, her bir bireyin hissettiği sorumluluk payı o denli azalır. Psikolojide 'sorumluluğun yayılması' (diffusion of responsibility) olarak adlandırılan bu durum, bireyin 'Nasılsa başkası yardım eder.' veya 'Benden daha yetkin biri müdahale eder.' diye düşünmesine yol açar. Fenomen, ilk kez yılında Kitty Genovese adlı kadının sokak ortasında saldırıya uğraması ve komşularının bu duruma şahit olmasına rağmen polise haber vermemesi veya geç haber vermesi üzerine araştırmacılar Bibb Latané ve John Darley tarafından bilimsel olarak incelenmiştir. Laboratuvar ortamında yapılan deneylerde de yalnız olan katılımcıların acil durumlarda müdahale etme eğiliminin, yanlarında yabancıların bulunduğu katılımcılara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca, sosyal etki faktörü de bu süreçte etkin rol oynar; bireyler çevresindekilerin eylemsizliğini görerek durumu bir tehlike olarak algılamaktan vazgeçebilirler. Dolayısıyla topluluk içinde sergilenen bu kayıtsızlık durumu, bireysel ahlaki değerlerin veya merhamet duygusunun eksikliğinden ziyade, doğrudan içinde bulunulan sosyal yapının ve grup dinamiklerinin bir sonucudur. Grup büyüklüğü arttıkça bireyin harekete geçme konusundaki tereddüdü de eş zamanlı olarak artmaktadır.
Bu parçadan hareketle "seyirci etkisi" ile ilgili aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Nöroestetik; sanatın yaratım ve alımlanma süreçlerini, sinir bilimi yöntemleriyle açıklamayı amaçlayan disiplinler arası bir alandır. Sanat eserlerinin insan beyninde uyandırdığı nöral tepkimeleri, fonksiyonel beyin görüntüleme teknikleriyle inceleyen bu disiplin, estetik deneyimin biyolojik temellerine ışık tutar. Ancak bu alan, sanat felsefesinin yüzyıllardır sorduğu 'Güzellik nedir?' ya da 'Sanatın toplumsal işlevi ne olmalıdır?' gibi öznel ve kültürel sorulara yanıt aramaz. Onun asıl odağı, bir renk kompozisyonunun ya da ritmik bir yapının beyindeki ödül merkezlerini nasıl harekete geçirdiğini, yani algısal süreçlerin biyolojik mekanizmasını haritalandırmaktır. Bu yönüyle nöroestetik, sanatı kuramsal bir tartışma zemini olarak de��il, insan bilişinin ve evrimsel adaptasyonunun somut bir çıktısı olarak ele alır.
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir?
Dilsel görelilik hipotezi, en yalın hâliyle, konuştuğumuz dilin yapısal özelliklerinin dünyayı algılama ve deneyimleme biçimimizi doğrudan şekillendirdiğini öne sürer. Hipotezin klasik ve katı formülasyonunda dilin düşünceyi tamamen sınırlandırdığı savunulurken, çağdaş bilişsel bilim çalışmaları bu determinist yaklaşımı esneterek dil ile zihin arasındaki etkileşimi daha dinamik bir zemine taşımıştır. ----. Nitekim belirli renk kavramlarına sahip olmayan toplulukların bile renk tayfındaki temel geçişleri algılayabildiğini gösteren deneysel bulgular, bu görüşü desteklemektedir. Son tahlilde, dilin algıyı yönlendirici gücü yadsınamaz olsa da insanın bilişsel yapısı bütünüyle dilsel sınırların içine hapsedilemez.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?