İbn Rüşd'e göre, dinî hükümler (şeriat) ile felsefi sorgulama (hikmet) arasında özsel bir karşıtlık bulunması imkânsızdır. Zira felsefe, var olanları akli yöntemlerle inceleyip onların arkasındaki sanatı ve Yaratıcı’yı kavramayı amaçlar. Şeriat ise insanları varlıklar üzerinde düşünmeye ve ibret almaya davet eder. Bu bakımdan din ile felsefe, aynı gerçeğe yönelen iki ayrı kulvardır. Eğer kutsal metnin zahiri (görünür/lafzi) manası, aklın kesin kanıtlarla ulaştığı sonuçlarla çelişir gibi görünürse, burada yapılması gereken şey, metnin dil kuralları çerçevesinde akla uygun bir şekilde tevil (yorum) edilmesidir. Çünkü hakikat, hakikate aykırı olamaz; aksine onunla uyuşur ve ona tanıklık eder.
Bu parçadan hareketle İbn Rüşd'ün akıl-inanç ilişkisine dair yaklaşımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi ileri sürülebilir?
- ADin (şeriat) insana hazır ve değişmez doğruları sunarken, felsefe (hikmet) bitmek bilmez bir arayış olduğundan bu ikisinin nihai bilgelik düzeyinde birleşmesi imkânsızdır.
- BAkıl ile vahiy çatıştığında, insan zihni yalnızca duyusal deneyimlere dayanarak karar vermeli, soyut akıl yürütmelerin ve teolojinin sınırlarını aşmamalıdır.
- CDin ile felsefenin yöntemleri tamamen farklı olduğundan, felsefenin aklî öncülleriyle dini metinlerin doğruluğu arasında mantıksal bir ilişki kurulamaz.
- Felsefe (hikmet) ile din (şeriat) aynı hakikate yönelir; dolayısıyla akıl ile vahiy arasında özsel bir çatışma olamaz ve görünürdeki uyumsuzluklar tevil yoluyla giderilmelidir.Cevap
- EFelsefe, dinin doğrularını açıklamada yetersiz kaldığından, gerçeğe sadece dinsel sezgiyle ulaşılabilir; akli sorgulamalar insanı hakikatten uzaklaştırır.