Paragraf
590 soru
Geleneksel bakır işlemeciliği, yalnızca bir metalin şekillendirilmesi süreci değil; ustadan çırağa aktarılan bir estetik dilin, sabrın ve toplumsal hafızanın somutlaşmış halidir. Geçmişte çarşıların kalbinde yankılanan çekiç sesleri, günümüzde yerini dijitalleşen dünyanın sessiz tüketim alışkanlıklarına bırakmaktadır. Bu durum, zanaatkarları hem el emeğini koruma hem de küresel pazarda görünür olma ikilemiyle karşı karşıya getirmektedir. Bir yandan turistik ve ticari kaygılarla üretimin hızlandırılması ve fabrikasyon desenlerin kullanılması zanaatın özgün ruhunu zedelerken diğer yandan internet aracılığıyla yerel bir atölyenin dünyaya açılması, yok olmaya yüz tutmuş bu sanata yeni bir soluk getirebilmektedir.
Bu parçadan hareketle geleneksel bakır işlemeciliğinin günümüzdeki durumuyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Kartografya, ilk bakışta yeryüzünün nesnel ve ölçekli bir izdüşümünü sunan teknik bir disiplin gibi görünse de aslında dünyayı belirli bir ideolojik süzgeçten geçirerek yeniden inşa eden politik bir söylem biçimidir. Kartograf, haritayı oluştururken sınır çizgilerini belirleme, bazı coğrafi unsurları ölçeğin ötesinde büyüterek öne çıkarma veya kimi bölgeleri harita dışı bırakarak görünmez kılma yoluyla mekânı iktidarın talepleri doğrultusunda yeniden yapılandırır. Tarih boyunca haritalar, yalnızca coğrafi keşifleri belgeleme işlevi görmemiş; sömürgeci güçlerin egemenlik iddialarını hukuken ve ahlaken meşrulaştıran birer güç enstrümanı olmuştur. Dolayısıyla harita üretimi, tarafsız bir veri aktarımı olmaktan ziyade, mekânsal alg��yı denetleme ve egemenlik alanlarını harita üzerinden tescil etme arayışıdır. Modern dünyada da küresel güç dengelerinin mekânsal temsilleri ile ulus devletlerin sınır politikaları, haritanın bu manipülatif ve yönlendirici karakterini koruduğunu göstermektedir.
Bu parçadan hareketle kartografya (haritacılık) ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
I ve II. soruları aşağıdaki parçaya göre cevaplayınız.
Kolektif hafıza, bireysel anıların toplamından öte, bir toplumu bir arada tutan ortak anlam dünyasının ve geçmiş tasavvurunun somutlaşmış halidir. Geleneksel dönemde bu hafıza; sözlü anlatılar, anıtlar, ritüeller ve kütüphaneler aracılığıyla nesilden nesile aktarılırken, dijital çağın gelişiyle birlikte bellek aktarım mekanizmaları köklü bir dönüşüme uğramıştır. Günümüzde bilgiye erişim hızı ve veri depolama kapasitesi muazzam boyutlara ulaşmış, geçmişe ait her türlü vesika dijital mecralarda arşivlenmeye başlanmıştır. Ancak bu durum, ironik bir biçimde, toplumsal hatırlama pratiğini güçlendirmek yerine bir tür 'hafıza obezitesi' ve ardından gelen derin bir unutuşa zemin hazırlamaktadır. Bilgi bolluğu, nitelikli bir öğrenme süreciyle birleşmediğinde zihinsel bir yük haline gelmektedir. Dijital arşivlerin sunduğu sınırsız veri yığını içinde bireyler, bilgiyi içselleştirmek yerine onu dışsal depolama birimlerine emanet etmeyi tercih etmektedir. Bu durum da insan zihninin derinlemesine işleme kapasitesini körelterek bilginin kalıcı bir entelektüel birikime dönüşmesini engellemektedir. Bilginin anlık tüketim nesnesi haline geldiği bu yeni düzende, geçmişle kurulan bağ da yüzeyselleşmektedir. Dolayısıyla dijitalleşme, geçmişi koruma vaadi sunarken, paradoksal olarak onu bugünün gürültüsü içinde eriten ve anlamsızlaştıran bir işlev de görebilmektedir. Bu bağlamda, kolektif belleğin geleceği, dijital araçların niceliksel zenginliğinden ziyade, bu verilerin niteliksel olarak nasıl anlamlandırılacağı ve toplumsal bilince nasıl dahil edileceği sorusuna verilecek yanıtlara bağlıdır.
Bu parçadan hareketle dijitalleşmenin kolektif bellek üzerindeki etkileriyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Gelişen teknolojiyle birlikte her bilgiyi kaydetme ve depolama imkânına sahip olan modern insan, hafızayı yalnızca bir depo olarak görme eğilimindedir. Oysa insan zihni için unutmak, bir kusur değil; bilginin işlenmesi, anlamlandırılması ve gereksiz detaylardan arındırılması için hayati bir mekanizmadır. Tıpkı bir heykeltıraşın mermer bloğu yontarak içindeki formu açığa çıkarması gibi, zihin de unutma yoluyla karmaşık uyaranlar arasından özü seçip çıkarır. Her şeyi hatırlayan bir zihin, detayların altında ezilerek soyutlama yeteneğini kaybeder ve düşünme eylemini gerçekleştiremez hâle gelir.
Bu parçada vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Edebi yapıtlar, üretildikleri dönemin sosyo-kültürel iklimini ve zihniyet dünyasını sonraki kuşaklara taşıyan en önemli araçlardır. (II) Bir romancı ya da ��air, bireysel deneyimlerinden yola çıksa bile kaçınılmaz olarak toplumun duyarlıklarını, çatışmalarını ve dilsel birikimini eserine yansıtır. (III) Bu bağlamda edebiyat, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurarak toplumsal kimliğin ve ortak hafızanın inşasında vazgeçilmez bir işlev üstlenir. (IV) Ortak hafızanın korunup geleceğe aktarılmasında kurumsal bir kimliğe sahip olan kütüphaneler, insanlığın entelektüel mirasını barındıran mekânlardır. (V) İlk Çağ'dan bu yana bilgi depoları olmanın ötesinde birer kültür ve bilim merkezi işlevi gören bu kurumlar, toplumların uygarlık düzeyinin de birer göstergesidir. (VI) Günümüzde dijital teknolojilerin sunduğu imkânlarla dönüşen kütüphaneler, fiziki sınırları aşarak bilgiye küresel düzeyde erişim sağlama misyonunu sürdürmektedir.
Bu parça iki paragrafa bölünmek istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
(I) Bir dilin söz varl��ğı, yalnızca o dili konuşan toplumun maddi kültürünü değil, aynı zamanda soyut düşünce dünyasını ve değerler dizgesini de yansıtır. (II) Kelimelerin kazandığı anlam katmanları, tarihsel süreç boyunca toplumsal yapıda meydana gelen değişimlerin dilsel izdüşümleri olarak okunabilir. (III) Bu yönüyle sözlükler, salt kelime listeleri olmaktan çıkıp bir ulusun zihniyet haritasını sunan kültürel belgeler niteliği kazanır. (IV) Dilsel ögelerin kültürel aktarımdaki bu rolü, son yıllarda bilişsel dilbilim çalışmalarının da temel araştırma alanlarından birini oluşturmuştur. (V) Zihinsel şemaların ve kavramlaştırma süreçlerinin dildeki yansımalarını inceleyen bu disiplin, dilin zihni organize etme biçimlerine odaklanır. (VI) Bilişsel dilbilimciler, özellikle metaforlar aracılığıyla soyut kavramların nasıl somutlaştırıldığını ve bu süreçlerin kültürel farklılıklarla nasıl şekillendiğini ortaya koymaya çalışırlar.
Bu parça iki paragrafa bölünmek istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
Epistemik adaletsizlik kavramı, bilgi üretimi ve aktarımı süreçlerinde bireylerin sırf belirli toplumsal kimliklere sahip olmaları nedeniyle maruz kaldıkları haksızlıkları tanımlar. Miranda Fricker tarafından kavramsalla��tırılan bu olgu; tanıklık adaletsizliği ve yorumsal adaletsizlik olmak üzere iki temel boyutta incelenir. Tanıklık adaletsizliğinde, bir anlatıcının beyanına, dinleyicinin sahip olduğu önyargılar sebebiyle hak ettiğinden daha az güvenilirlik atfedilir. Yorumsal adaletsizlikte ise toplumsal olarak dezavantajlı gruplar, kendi deneyimlerini anlamlandıracak ve kamusal alana aktaracak ortak dilsel-kavramsal araçlardan yoksun bırakılırlar. Bu yoksunluk, egemen grupların söylem tekelini pekiştirirken, marjinalize edilmiş bireylerin kendilerini dahi tam olarak anlayamamasına yol açar. Epistemik adaletsizlik, sadece ahlaki bir kusur veya epistemolojik bir yanılgı değil; yapısal güç ilişkilerinin bilgi hiyerarşisi üzerinden kendini yeniden üretme mekanizmasıdır.
Bu parçadan hareketle "epistemik adaletsizlik" ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
I. Şehirlerdeki yeşil alanların hızla azalması; hava kirliliğinin artmasına, biyolojik çeşitliliğin kaybolmasına ve kent sakinlerinin stres seviyelerinin yükselmesine neden olmaktadır.
II. Dikey bahçecilik ve çatı parkları gibi modern mimari çözümler, kısıtlı kentsel alanlarda doğayla yeniden bağ kurulmasını sağlayarak bu olumsuz gidişatın etkilerini hafifletmektedir.
Bu iki paragraf ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Japon botanikçi Akira Miyawaki tarafından geliştirilen Miyawaki yöntemi, geleneksel ağaçlandırma çalışmalarına kıyasla çok daha hızlı sonuç veren bir mikro-ormanlaştırma tekniğidir. Bu yöntemde, öncelikle bölgenin doğal bitki örtüsüne ait yerel türler tespit edilir ve toprak, organik besinlerle zenginleştirilir. Ardından fidanlar, metrekareye yaklaşık üç fidan düşecek şekilde birbirine oldukça yakın mesafelerde dikilir. Bu sık dikim, fidanlar arasında ışığa ulaşma konusunda tatlı bir rekabet yaratarak büyümeyi hızlandırır. Geleneksel yöntemlerle 100-200 yılda oluşabilecek karmaşık bir orman ekosistemi, bu metotla 20-30 yıl gibi kısa bir sürede kurulabilir. Ayrıca bu ormanlar, kimyasal gübre veya yapay sulama gerektirmeden, ilk iki-üç yıllık bakım evresinin ardından kendi kendini tamamen sürdürebilir hâle gelir.
Bu parçadan hareketle "Miyawaki yöntemi" ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Gazeteci:
(I) --------------------------------------
Yazar:
Çocukken kütüphaneler benim için gizemli birer şatoydu. Kitap kokusunu içime çektiğim an, bambaşka dünyaların kapısının aralandığını hissederdim. Bu büyü, beni zamanla sadece okumaya değil, o dünyaları kendim inşa etmeye de yönlendirdi. Yani yazarlık serüvenim, aslında iyi bir okur olma çabasıyla ve o çocuksu merakla başladı.
Gazeteci:
(II) --------------------------------------
Yazar:
Yazarken kendime bir sınır koymam. Ancak eser bittikten sonra en acımasız eleştirmenim yine ben olurum. Günlerce, bazen haftalarca yazdıklarımı nadasa bırakırım. Sonra yabancı bir gözle okuyup gereksiz gördüğüm her kelimeyi, akışı bozan her cümleyi hiç acımadan ayıklarım. Benim için iyi bir metin, içindeki fazlalıklardan tamamen kurtulmuş olan metindir.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
II. Yazma sürecinizde kendi eserlerinize karşı nasıl bir değerlendirme yöntemi izlersiniz?
II. Eserlerinizin dil ve üslup özelliklerini belirlerken okur profilini dikkate alır mısınız?
II. Bir eserin başarılı sayılabilmesi için eleştirmenlerin beğenisini kazanması şart mıdır?
II. Eserlerinizde ele aldığınız konuların toplumsal gerçeklerle ilişkisi nedir?
II. Yazma aşamasında karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdir ve bunları nasıl aşarsınız?
I. Sanatın toplumsal işlevi üzerine yürütülen tartışmalar, insanlık tarihi kadar eski olsa da her çağda yeni boyutlar kazanarak güncelliğini korumuştur.
II. Bu durum, sanatçının sadece estetik bir kaygı gütmeyip aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun sorunlarına da ayna tutması gerektiğini gösterir.
III. Nitekim edebiyatçıların ve düşünürlerin eserlerinde toplumsal değişimlerin izini sürmek, bu etkileşimin en somut kanıtıdır.
IV. Sanat ve toplum, birbirini sürekli besleyen ve dönüştüren iki dinamik güç olarak varlığ��nı sürdürür.
V. Dolayısıyla sanat eserini, üretildiği dönemin sosyopolitik koşullarından bağımsız bir biçimde ele almak eksik bir değerlendirme olacaktır.
Yukarıdaki numaralanmış cümlelerin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için hangilerinin birbiriyle yer değiştirmesi gerekir?
İnternet arama motorlarının ve akıllı cihazların günlük hayatın merkezine yerleşmesi, insan zihninin bilgiyle kurduğu ilişkiyi kökten değiştirmiştir. 'Dijital amnezi' veya 'Google etkisi' olarak adlandırılan bu olgu, ihtiyaç duyulan bilgilere çevrim içi ortamlardan kolayca ulaşılabileceğine dair inancın, beynin bu bilgileri uzun süreli belleğe kaydetme eğilimini azaltması durumudur. Yapılan araştırmalar, bireylerin arama motorlarında kolayca bulabileceklerini bildikleri olgusal verileri hatırlamakta zorlandıklarını, buna karşın bu verilere hangi kanallardan erişebileceklerini daha net anımsadıklarını göstermektedir. Bu durum, insan belleğinin bir bilgi deposu olmaktan çıkıp bir arama dizinine dönüşmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla zihin, bilgiyi doğrudan muhafaza etmek yerine bilginin nerede saklandığını hatırlamayı tercih etmektedir. Ancak bu durum, derinlemesine düşünme ve eleştirel analiz gibi yüksek bilişsel süreçlerin ihtiyaç duyduğu ham bilgi birikimini zayıflatarak zihinsel tembelliğe zemin hazırlayabilmektedir.
Bu parçaya göre 'dijital amnezi' ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Küreselleşmenin getirdiği tek tipleşmeye ve hızlı yaşam temposuna karşı bir başkaldırı olarak 1999 yılında İtalya'da doğan yavaş şehir (Cittaslow) hareketi, kentlerin kendi özgün kimliklerini korumalarını amaçlar. Bu harekete dahil olmak isteyen kentlerin; nüfus büyüklüğü, altyapı politikaları, çevre kalitesi ve yerel üretimin desteklenmesi gibi yetmişten fazla kriteri yerine getirmesi gerekmektedir. Yavaş şehirler, teknolojinin kullanımını tamamen reddetmek yerine onu yerel kültürü ve doğayı korumak adına araçsallaştırır. Gürültü kirliliğinin azaltılması, tarihi dokunun korunması ve yerel esnafın desteklenmesi bu kentlerde yaşam kalitesini artırırken turizm odaklı sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmayı da beraberinde getirir. Böylece hızlı tüketim kültürünün kıskacındaki modern insan için yavaş şehirler, doğayla uyumlu ve dingin bir alternatif yaşam alanı sunar.
Bu parçadan yavaş şehir (Cittaslow) hareketiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Gastrodiplomasi, bir ülkenin kültürel mirasını, kimliğini ve değerlerini ulusal mutfağı aracılığıyla yabancı toplumlara tanıtarak yumuşak güç elde etmesini amaçlayan modern bir diplomasi yöntemidir. Klasik devletler arası diplomasiden farklı olarak, doğrudan yabancı halkların kalbine ve zihnine hitap etmeyi hedefler. Bu yöntemle ülkeler, kendi yemek kültürlerini küresel ��lçekte markalaştırarak turizmi canlandırmayı, gıda ihracatını artırmayı ve uluslararası arenada olumlu bir imaj inşa etmeyi amaçlarlar. Örneğin Güney Kore, Tayland ve Peru gibi ülkeler, devlet destekli gastrodiplomasi kampanyalarıyla dünya genelinde restoran zincirleri açılmasını teşvik etmiş ve bu yolla hem ekonomik kazanç sağlamış hem de kültürel görünürlüklerini art��rmışlardır. Dolayısıyla bu disiplin, sadece lezzet sunumuyla sınırlı kalmayıp ulusların dış politika stratejilerinin etkin bir aracı hâline gelmiştir.
Bu parçadan hareketle gastrodiplomasiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Kitap okumak, sadece boş zamanları değerlendirme aracı veya yeni bilgiler edinme yolu değildir. Kitaplar, okuyucunun empati yeteneğini geliştirerek onun kendisinden çok farklı hayatları ve insanları anlamasını sağlar. Kısacası her kitap, bizi kendi zihnimizin sınırlarının dışına çıkararak başka insanların dünyasına açılan birer penceredir.
Bu parçada kitap okuma eylemiyle ilgili olarak asıl vurgulanmak istenen düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
I. Mikro öğrenme, bilginin küçük ve yönetilebilir parçalar hâlinde sunulduğu modern bir eğitim yaklaşımıdır. Günümüzün yoğun iş ve yaşam temposunda, bireylerin uzun saatler boyunca odaklanması zorlaşmaktadır. Mikro öğrenme; kısa videolar, infografikler veya küçük testler aracılığıyla öğrenmenin günlük rutinlere kolayca entegre edilmesini sağlar.
II. Bu yöntemin en büyük avantajı, bilginin ihtiyaç duyulduğu anda ve doğrudan hedefe yönelik olarak sunulmasıdır. Örneğin bir yazılımcı, karmaşık bir kodlama sorununu çözmek için saatlerce süren bir kurs yerine, sadece o konuyu anlatan üç dakikalık bir videoyu izleyerek sorununu çözebilir. Böylece hem zamandan tasarruf edilir hem de öğrenilen bilginin kalıcılığı artar.
Bu iki paragraf arasındaki anlamsal ilişkiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
Nörogastronomi; beynin lezzeti nasıl algıladığını, bu algının sadece tat alma reseptörleriyle değil, tüm duyu organlarının ortak çalışmasıyla nasıl şekillendiğini inceleyen disiplinler arası bir alandır. Klasik gastronomi anlayışı yemeğin kimyasal bileşimine ve hazırlanış tekniklerine odaklanırken nörogastronomi, lezzet deneyiminin aslında beyinde kurgulanan bütünsel bir simülasyon olduğunu savunur. Örneğin, yemeğin sunulduğu tabağın rengi, arka planda çalan müziğin ritmi ve hatta ortamın aydınlatması, beynin yemeğin tadını algılama biçimini doğrudan etkileyebilir. Bu yönüyle nörogastronomi; nöroloji, psikoloji ve aşçılık sanatını bir araya getirerek modern gıda endüstrisinde yeni ufuklar açmaktadır. Özellikle obezite ve beslenme bozuklukları gibi sağlık sorunlarının tedavisinde, bireylerin lezzet algısını yapay yollarla değil, duyusal manipülasyonlarla değiştirerek sağlıklı gıdalara yönlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu doğrultuda yapılan çalışmalar, beynin beklenti mekanizmasının lezzet deneyimindeki belirleyici rolünü ortaya koymaktadır.
Bu parçadan nörogastronomi ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Termodinamiğin ikinci kanunu ile bilgi teorisi arasındaki köprü, fizikçi James Clerk Maxwell’in 1867’de ortaya attığı ve kendi adıyla anılan zihinsel deneyle (Maxwell'in Cini) kurulmuştur. Maxwell, ısıca yalıtılmış bir kabı iki bölmeye ayıran ve moleküllerin hızlarını gözlemleyerek hızlı olanları bir tarafa, yavaş olanları diğer tarafa geçiren hayalî bir varlık tasarlamıştır. Bu süreç, dışarıdan iş yapılmaksızın sıcaklık farkı yaratacağı için termodinamiğin ikinci kanununu ihlal ediyor gibi görünmekteydi. Ancak bu paradoks, 1961’de Rolf Landauer’in ortaya koyduğu ve bilgi silmenin fiziksel bir maliyeti olduğunu savunan ilkesiyle çözülmüştür. Landauer’e göre, bir bilginin mantıksal olarak silinmesi ya da geri döndürülemez şekilde değiştirilmesi, kaçınılmaz olarak çevreye asgari düzeyde de olsa bir ısı yayılmasına () yol açar. Bilgi, soyut bir matematiksel olgu değil; fiziksel bir taşıyıcıya bağlı olan ve fizik kanunlarına tabi bir varlıktır. Dolayısıyla cinin zihnindeki bilgiyi sıfırlaması (hafızasını silmesi) sırasında ortaya çıkan ısı artışı, sistemin entropisindeki azalmay�� fazlasıyla dengeleyerek ikinci kanunun geçerliliğini korur.
Bu parçadan hareketle Maxwell'in Cini ve Landauer İlkesi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
İnsan türünü diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, kümülatif kültürel evrim yeteneğidir. Bazı gelişmiş primat grupları da alet kullanımı gibi kültürel davranışlar sergilese de bu davranışlar nesiller boyu birikerek karmaşıklaşmaz; her birey ilgili beceriyi neredeyse sıfırdan öğrenmek durumundadır. İnsanlarda ise kazanılan bilgi ve beceriler, 'cırcır etkisi' (ratchet effect) adı verilen mekanizma sayesinde geriye gitmeden sürekli olarak birikir ve geliştirilir. Bir neslin icat ettiği basit bir yontma taş, sonraki nesiller tarafından biçimlendirilerek zamanla metal araçlara, nihayetinde ise modern makinelere dönüşür. Bu süreç, tek bir bireysel zekânın ömrü boyunca asla üretemeyeceği kadar karmaşık teknolojilerin ve toplumsal kurumların ortaya çıkmasını sağlar. Dolayısıyla kümülatif evrim, bilginin sonraki kuşaklara yüksek bir sadakatle aktarılmasını sağlayan taklit yeteneğine ve gelişmiş sosyal öğrenme mekanizmalarına dayanmaktadır.
Bu parçadan hareketle "kümülatif kült��rel evrim" ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
I ve II. sorular�� aşağıdaki parçaya göre cevaplayınız.
Akustik ekoloji, canlıların çevreleriyle kurdukları ilişkileri işitsel boyut üzerinden inceleyen disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Temelleri 1960’ların sonunda R. Murray Schafer ve ekibi tarafından atılan bu yaklaşım, endüstrileşmenin ses ortamları üzerindeki tahribatına dikkat çekmeyi amaçlar. Küreselleşme ve plansız kentleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan endüstriyel gürültü kirliliği, yalnızca işitme sağlığını tehdit etmekle kalmayıp bireylerin mekânla kurduğu psikolojik bağı zedelemektedir. Doğal çevrelerin sunduğu heterojen ve dinamik ses manzaraları; örneğin yaprak hışırtıları, kuş cıvıltıları ya da su şırıltıları, insan beynindeki varsayılan mod ağını (default mode network) etkinleştirerek bilişsel yenilenmeye imkân tanır. Buna karşın modern kentlerin tekdüze, homojen ve yüksek desibelli uğultusu, zihni sürekli bir tehdit algısı altında tutarak stres mekanizmalarını harekete geçirir. Akustik ekoloji araştırmacıları, günümüz mimari ve kentsel tasarım pratiklerinde sesin estetik ve işlevsel boyutunun ihmal edildiğini belirterek kentsel peyzajlarda 'sessizlik cepleri' ve işitsel koridorlar oluşturulması gerektiğini savunmaktadır. Buradaki sessizlik kavramı, sesin fiziksel olarak mutlak yokluğu anlamına gelmez. Aksine sessizlik; insanın kendi iç sesini duyabildiği, dış dünyadaki seslerin ise belirli bir hiyerarşik düzen ve anlam çerçevesinde algılanabildiği estetik ve psikolojik bir denge durumunu ifade eder. Dolayısıyla ses manzaralarının korunması, sanıldığının aksine biyolojik bir lüks değil, kentsel yaşamda zihinsel bütünlüğün sürdürülebilmesi adına atılması gereken hayati bir adımdır.
I. Bu parçadan hareketle aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?