Paragrafta Anlam
1306 soru
(I) Karagöz, yüzyıllardır Anadolu topraklarında toplumsal belleğin ve mizah kültür��nün en canlı taşıyıcılarından biri olmuştur. (II) Saray şenliklerinden halk meydanlarına kadar geniş bir coğrafyada sergilenen bu gölge oyunu, toplumsal aksaklıkları hicvederek bir tür denetim mekanizması vazifesi görmüştür. (III) Oyundaki tiplerin kültürel ve bölgesel ağız çeşitliliği, imparatorluğun kozmopolit yapısını sahnede aynen yansıtır. (IV) Bu geleneksel oyunun can bulması, büyük bir ustalık gerektiren tasvir yapım süreciyle doğrudan ilişkilidir. (V) Tasvirler; genellikle deve veya manda derisinin özel işlemlerden geçirilip şeffaflaştırılmasıyla hazırlanır. (VI) Deri üzerine çizilen motifler keskin bıçaklarla oyulduktan sonra bitkisel kökenli kök boyalarla renklendirilerek beyaz perdede ışığın gücüyle hayat bulur.
Bu parça iki paragrafa bölünmek istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
Kuantum fiziğinin sunduğu olasılıklar evreni, klasik fiziğin kesin sınırlara dayalı nedensellik ilkesini derinden sarsmıştır. Yüzyıllar boyunca makro dünyadaki gözlemlerimizle inşa ettiğimiz determinist bakış açısı, atom altı parçacıkların aynı anda birden fazla konumda bulunabilme özelliği karşısında yetersiz kalmaktadır. Bu durum, doğanın temel işleyişinde mutlak bir belirlenimden ziyade, ihtimallerin egemen olduğunu göstermektedir. Bilim insanları, gözlemcinin sisteme müdahalesinin bile sonucu değiştirdiğini saptayarak nesnel gerçeklik algımızı yeniden tanımlamak zorunda kalmışlardır.
Bu parçada, okuyucuya bilgi vermek ve bir konuyu aydınlatmak amacıyla açıklayıcı anlatım biçiminden yararlanılmıştır.
(I) Kokular, insan hafızasının en derin köşelerine doğrudan ulaşabilen en güçlü duyusal uyarıcılardır. (II) Bir kokunun zihnimizde uyandırdığı çağrışımlar, bizi yıllar öncesine, çocukluğumuzun bir anına saniyeler içinde götürebilir. (III) Bilimsel çalışmalar da koku duyusunun diğer duyulardan farklı olarak doğrudan beynin duygu ve bellek merkezi olan amigdalaya iletildiğini göstermektedir. (IV) Günlük yaşantımızda kokuların bu gücünden en çok faydalanan alanların başında ise pazarlama sektörü gelmektedir. (V) Markalar, tüketicilerle duygusal bir bağ kurabilmek ve mağazalarında kalış süresini uzatabilmek için kendilerine has kurumsal kokular tasarlatmaktadır. (VI) Nitekim alışveriş merkezlerinde yayılan özel esansların, müşterilerin satın alma eğilimlerini artırdığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Bu parça iki paragrafa ayrılmak istense ikinci paragraf hangi cümleyle başlar?
(I) Minyatür, Doğu ve Batı dünyasında çok eski zamanlardan beri bilinen, kendine özgü estetik kuralları olan ve derin bir el işçiliği gerektiren kitap ressamlığı sanatıdır. (II) Bu sanatta derinlik, ışık ve gölge gibi unsurlar genellikle kullanılmaz; nesneler ve figürler, önem derecesine göre boyutlandırılarak iki boyutlu bir düzlemde gösterilir. (III) Klasik dönem İslam dünyasında el yazması eserleri süslemek ve anlatılan olayları görselleştirmek amacıyla saray nakkaşhanelerinde usta-çırak ilişkisiyle üretilmiştir. (IV) Osmanlı sarayında ise bu sanat, dönemin tarihî olaylarını, şenliklerini ve seferlerini belgeleyen canlı birer tarihî vesika kimliği kazanmıştır. (V) Minyatürün yapımında kullanılan kâğıtların hazırlanması, bitkisel boyaların elde edilişi ve fırçaların seçimi gibi teknik detaylar, sanatçının sabrını sınayan uzun bir emeğin ürünüdür. (VI) Özellikle aharlama adı verilen yöntemle kâğıt yüzeyinin pürüzsüzleştirilmesi ve boyanın emilmesinin engellenmesi, bu zorlu sürecin en hassas adımıdır.
Bu parça iki paragrafa ayrılmak istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
Aşağıdaki parçayı okuyarak 39 ve 40. soruları cevaplayınız.
Edebiyat, dış dünyayı olduğu gibi yansıtan pasif bir ayna değildir; aksine yazarın zihninde yeniden üretilen, seçilen ve sanatsal bir duyarlılıkla dönüştürülen bir gerçeklik tasarımıdır. Roman ya da öykü okurken karşılaştığımız kurmaca dünya, tanıdık nesnelerle ve insani durumlarla örülü olsa bile, aslında kendi yasaları olan bağımsız bir evrendir. Yazar, günlük gerçeklikten aldığı ham maddeyi estetik bir süzgeçten geçirerek kendi dilsel dünyasını inşa eder. Bu süreçte tarihsel gerçekler veya toplumsal olaylar, belgesel bir doğrulukla aktarılmak yerine, edebi eserin kendi iç tutarlılığı ve estetik bütünlüğü doğrultusunda yeniden biçimlendirilir. Dolayısıyla okur, kurmaca dünyayı dış gerçeklikle doğrudan kıyaslayıp doğrulama arayışına girmek yerine, eserin kendi sınırları ve yarattığı özgün atmosfer içinde kalmalıdır. Aksi takdirde, edebi yaratının kendine has doğası ve sanatsal derinliği gözden kaçırılmış olur. Gerçekliğin birebir taklidi, sanatsal bir başarı olmaktan ziyade yaratıcılığın önündeki en büyük engellerden biridir. Sanatçı, dış dünyayı kopyalamakla yetinmeyip ona kendi özgün yorumunu kattığında kalıcı ve etkileyici eserler ortaya koyabilir. Çünkü sanatın asıl gücü, olanı aynen tekrarlamakta değil; olası dünyaların kapısını aralayarak insana yeni pencereler açabilmesindedir.
39. Bu parçadan hareketle aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Dijital teknolojilerin sunduğu sınırsız depolama imkânları, insanlığın geçmişe yönelik bellek kurgusunu kökten değiştirmektedir. Eskiden seçme, eleme ve unutma eylemlerinin diyalektik ilişkisiyle şekillenen toplumsal bellek, günümüzde her veriyi muhafaza etme refleksiyle devasa bir arşive dönüşmüştür. Ancak bu durum, ironik bir biçimde hatırlama yetisini güçlendirmek ve derinleştirmek yerine zihni tembelleştirerek onu edilgenleştirmektedir. Bilginin her an erişilebilir bir dış kaynakta hazır bulunması, bireyin bilgiyi kendi deneyim süzgecinden geçirerek içselleştirme süreçlerini sekteye uğratmaktadır. Edebiyat ve sanat da bu köklü dönüşümden kaçınılmaz olarak payını almaktadır; zira nitelikli kurmaca metinler, yazarın bilinçli unutuşunun ve anıları yaratıcı bir biçimde yeniden üretme sancısının bir meyvesidir. Her şeyin kayda geçirilip görünür kılındığı bir çağda, sanatın özünü oluşturan o kurucu 'boşluk bırakma' ve okura alan açan 'estetik mesafe' yavaş yavaş kaybolmaktadır. Sonuç olarak seçilemeyen ve elenemeyen ham veri yığınları arasında sıkışan günümüz anlatıcısı, özgün bir senteze ulaşmakta zorlanmakta; bellek ise sanatsal yaratımın kurucu ögesi olmaktan çıkıp teknik bir veri bankasına indirgenmektedir.
Bu parçadan hareketle dijitalleşmenin bellek ve sanat üzerindeki etkisiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
35 - 36. soruları aşağıdaki parçaya göre cevaplayınız.
Fotoğrafın XIX. yüzyıldaki icadı, resim sanatının varl��k sebebini ortadan kaldırmamış; aksine onu nesnel dünyayı birebir yansıtma yükümlülüğünden kurtararak yepyeni ufuklara kapı açmıştır. Fotoğrafın keşfinden önce ressamlar, doğayı ve insanı olabildiğince aslına uygun şekilde tuvale aktarmak için büyük çaba harcıyorlardı. Bu durum, resim sanatını bir yönüyle görsel dünyayı belgeleme aracı haline getiriyordu. Ancak kameranın nesnel gerçekliği saniyeler içinde ve aslına en sadık biçimde kaydetmeye başlamasıyla birlikte resim, kendi sınırlarına ve doğasına yöneldi. Empresyonizm, ekspresyonizm ve kübizm gibi modern akımlar, bu özgürleşme sürecinin doğrudan birer sonucu olarak doğdu. Ressamlar artık nesnelerin dış dünyadaki bilinen biçimlerini kopyalamak yerine, bu biçimlerin kendi iç dünyalarında uyandırdığı izlenimleri, renklerin ve çizgilerin soyut gücünü araştırmaya başladılar. Dolayısıyla fotoğraf teknolojisi, resmi öldürmemiş; aksine onun taklitçilikten sıyrılıp özgür ve yaratıcı bir ifade alanına dönüşmesine zemin hazırlamıştır.
35. Bu parçaya göre, fotoğrafın icadının resim sanatı üzerindeki temel etkisi aşağıdakilerden hangisidir?
Kimi eleştirmenler, şiirin çevrilemeyeceğini, başka bir dile aktarıldığında tüm büyüsünü yitireceğini öne sürerler. Bana göre bu, şiire ve çevirmenin emeğine yapılmış büyük bir haksızlıktır. Şiir, yalnızca sözcüklerin tınısından ibaret değildir ki başka dilde yok olsun. İyi bir çevirmen, şairin yarattığı imge dünyasını kendi dilinde yeniden inşa edebilir. Nitekim dünya edebiyatındaki pek çok başyapıtı çeviriler sayesinde okuyup sevmedik mi?
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisi ağır basmaktadır?
Bir yazarın yapıtlarında tek bir cümlenin bile gölgede kaldığını göremezsiniz; her kelime, üzerine düşen görevi kusursuzca yerine getirir ve hiçbir sözcük, bir diğerinin hakkını gasp etmez. Bu dilsel tasarruf, ilk bakışta kuru ve renksiz bir anlatım hissi uyandırsa da yazarın asıl dehası burada ortaya çıkar. O, süslü betimlemelerin ve şatafatlı imgelerin arkasına sığınmadan, en sıradan durumları bile derin bir anlam havuzuna dönüştürmeyi başarır. Onun cümleleri, okurun zihninde yankılanmaya devam eden ve her okunuşta yeni anlam katmanları üreten bir yapıya sahiptir.
Bu parçada sözü edilen yazarın üslubunda belirgin olan anlatım nitelikleri aşağıdakilerin hangisinde sırasıyla verilmiştir?
Zamanın tekdüze akışına karşı direnen eski sokak, sabahın ilk ışıklarıyla uykulu gözlerini aralıyordu. Kaldırım taşlarının arasına sıkışmış kurumuş yapraklar, hafif rüzgârın etkisiyle hışırdayarak geçmişin fısıltılarını taşıyordu sanki. Köşedeki ahşap konağın penceresinden süzülen tül perde, rüzgârla ağır ağır dans ederken sokağın bu durgun havasına eşlik ediyordu. İnsanların çoğu, zamanı hızla tüketilecek bir nesne gibi görse de bu sokakta saniyeler, adeta asırlaşarak genişliyordu. Bizler modern hayatın koşturmacasında her anı bir sonraki ana ulaşmak için harcarken bu mekân, kendi varlığını sessizce koruyarak bize yavaşlamanın erdemini hatırlatmıyor mu? Hızın kutsandığı bir çağda, durup bir anı soluklamanın ne denli kıymetli olduğunu ancak böyle mekânlarda hissedebiliriz.
Bu parçanın anlatımında aşağıdakilerden hangisine başvurulmamıştır?
Bir edebî eseri başka bir dile çevirmek, yalnızca sözcüklerin sözlükteki karşılıklarını yan yana getirmekten ibaret olan sıradan bir iş değildir. Gerçek bir çeviri eylemi; kaynak dilin ait olduğu kültürün dünyasını, kelimelerin ardındaki tarihsel yaşanmışlıkları ve yazarın üslubundaki özgün estetiği hedef dile eksiksiz aktarabilme becerisidir. Çevirmen, iki farklı dil ve kültür dünyası arasında sağlam köprüler kurarken aslında kendi dilinin anlatım olanaklarını da sınırlarına kadar zorlar ve onu zenginleştirir. Nitekim başarılı bir çeviri, özgün eserin taşıdığı duygusal ve dü��ünsel derinliği bütünüyle koruyarak okura metni kendi ana dilinde yazılmış gibi hissettirebilen çalışmadır. Çeviri sürecinde biçimsel sadakat ile kültürel uyum arasındaki hassas dengeyi kuramayan çalışmalar ise ne kadar doğru sözcükler seçilirse seçilsin, eserin ruhunu kaybetmesine yol açar. Bu yönüyle edebiyatta çeviri yapmak, basit bir mekanik aktarım ya da dilsel yer de��iştirme değil; eseri hedef dilin ikliminde yeniden var eden bir yaratım sürecidir.
Bu parçada çeviriyle ilgili olarak asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
Bir yazarın üslubundan bahsederken şu ifadelere yer verilmiştir: "Onun yapıtlarında tek bir sözcüğü bile metinden çıkaramazsınız. Eğer bir kelimeyi cümleden atmaya yeltenirseniz cümlenin anlam dünyasında büyük bir boşluk oluşur; adeta bütün yapı iskambil kâğıtlarından yapılmış bir kule gibi sarsılır. Her sözcük, tam da bulunması gereken yerde, mimari bir özenle konumlandırılmıştır. Fazladan tek bir sıfata, gereksiz hiçbir ayrıntıya yer yoktur onun anlatımında."
Bu parçada söz edilen yazarın anlatımında öne çıkan nitelik aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Edebiyat, insanın kendisini ve dünyayı anlamlandırma çabasının en estetik dışa vurumudur. (II) Sanatçı, kurguladığı dünyada kendi yaşam deneyimlerinden yola çıksa da bunları düş gücüyle harmanlayarak sunar. (III) Okur da metni okurken yazarın çizdiği sınırların ötesine geçip kendi anlam evrenini inşa eder. (IV) Günümüzün hızla dijitalleşen dünyasında, edebiyatın üretim ve yayılma süreçleri büyük bir değişim içindedir. (V) Çevrim içi platformlar ve e-kitap teknolojileri, basılı eserlerin tekeline son vererek yeni bir okuma kültürü şekillendirmektedir. (VI) Bu yeni kültür, hem yazarların bağımsızlaşmasını sağlamakta hem de okurlara eş zamanlı bir etkileşim alanı sunmaktadır.
Bu parça iki paragrafa bölünmek istense ikinci paragraf numaralanmış cümlelerin hangisiyle başlar?
Sanatçı, kelimeleri birer süs eşyası gibi yan yana dizerek okurun gözünü boyamayı hiçbir zaman hedeflememiştir. Onun kurduğu cümlelerde, zihni yoran mecaz oyunlarına, parıltılı ama içi boş imgelere rastlayamazsınız. Anlatmak istediği gerçeği, söz sanatlarının göz alıcı tülüne sarmadan, en berrak ve gösterişsiz haliyle okura sunar.
Bu parçada söz edilen sanatçının eserlerindeki en belirgin anlatım niteliği aşağıdakilerden hangisidir?
Antik Çağ'da okuma, temelde sesli ve toplumsal bir eylemdi; metinler, kulak yoluyla zihne ulaşan ritmik ses öbekleri olarak tasarlanırdı. Orta Çağ'ın sonlarına doğru manastır yazı odalarında şekillenen ve matbaanın icadıyla yaygınlaşan sessiz okuma pratiği ise sadece teknik bir dönüşüm değil, insan zihninin yapıland��rılmasında radikal bir devrimdi. Sessiz okuma, okuru dış dünyanın ve dolayısıyla toplumsal denetimin sesinden yalıtarak kendi iç sesini keşfetmeye yöneltti. Birey, metinle baş başa kaldığı bu mahrem alanda, dogmatik otoritelerin yorum süzgecine ihtiyaç duymadan kendi sorgulamalarını yapabildi. Dolayısıyla bu pratik, okuma eylemini kamusal bir tören olmaktan çıkarıp bireysel bilincin, öznelliğin ve modern anlamda bağımsız düşüncenin inşa edildiği korunaklı bir sığınağa dönüştürdü.
Bu parçada aşağıdakilerden hangisi üzerinde durulmaktadır?
Bunca yıl sonra eski mahalleme döndüğümde, çocukluğumun o göğe uzanan devasa çınarının gölgesinde oturup geçmişi düşündüm. Sokaklar daralmış, evler küçülmüş gibiydi; ya da ben büyüdüğüm için bana öyle geliyordu. Komşuların yüzlerindeki çizgiler derinleşmiş, tanıdık sesler çoktan yitip gitmişti. İçimde hem o eski, tasasız günlerin sıcaklığını duyuyor hem de zamanın acımasız akışı karşısında derin bir çaresizlik hissediyordum. Bir zamanlar koşturduğumuz bu sokakların yabancısı olmak, insanın kendi geçmişine dışarıdan bakması ne garip bir duyguymuş! Keşke o günlerin kıymetini daha iyi bilseydim, ellerimden kayıp giden anları daha sıkı tutabilseydim demekten kendimi alamıyorum. Şimdi ise elimde sadece sararmış fotoğraflar ve zihnimin kuytularında yankılanan çocukluk gülüşleri kaldı.
Bu parçadaki anlat��cının içinde bulunduğu duygu durumunu en iyi ifade eden kavram çifti aşağıdakilerin hangisinde verilmiştir?
Gençliğimde kelimelerin dünyayı değiştirebileceğine dair sarsılmaz bir inancım vardı; yazdığım her cümlenin altına adeta hayatımı sererdim. Şimdilerde ise kütüphanemin tozlu raflarındaki o eski sararmış kitaplarıma, bir başkasının aceleci elinden çıkmış acemi karalamalarmış gibi yabancılıkla bakıyorum. Yıllar, kelimelerin keskin köşelerini yontup onları uysal birer çakıl taşına dönüştürürken beni de o eski tutkulu kavgamdan uzaklaştırdı. Fikirlerin dünyayı sarsan gücünün yerini, zamanın her şeyi eriten o sessiz yasasına boyun eğen bir kabulleniş aldı. Yine de içimdeki o eski odanın kapısını her araladığımda, heba edilmiş bir enerjinin ve vaktinde yön verilememiş o coşkun nehirlerin geride bıraktığı derin vadileri görmekten kendimi alamıyorum. Bu, öfkeli bir itirazdan ziyade, bir zamanlar fırtınalar koparan bir rüzgârın şimdilerde sadece eski pencereleri titretmesine dair sessiz bir iç çekişten ibaret.
Bu parçadaki yazarın içinde bulunduğu duygu durumunu en iyi yansıtan ikili aşağıdakilerden hangisidir?
Gençlik yıllarımda, masanın başına her oturduğumda içimde fırtınalar kopar, zihnimde kelimeler uçuşurdu. O zamanlar zamanın uçsuz bucaksız bir nehir olduğunu, hiç tükenmeyeceğini sanırdım. Yazmak için hep 'daha doğru' bir anı, daha olgun bir zihni bekledim. Şimdiyse o günlerin coşkusunu, o dizginlenemez enerjiyi düşündükçe içimde ince bir sızı hissediyorum. Keşke o acemi heyecanları, o ham ama samimi duyguları kâğıda dökmekten bu kadar korkmasaydım; mükemmelin peşinde koşarken heybemdeki en değerli hazineleri yolda düşürmeseydim. Şimdi ellerimde sadece kaçırılmış fırsatların soğuk gölgesi ve o günlerin telafi edilemez boşluğu kalakaldı. Zaman, geriye dönüp düzeltemeyeceğimiz bir kurguymuş meğer; bunu anlamak için saçların ağarması gerekiyormuş.
Bu parçada kendisinden söz eden yazarın içinde bulunduğu baskın duygu aşağıdakilerden hangisidir?
Sanatın sadece bir yansıtma, dış dünyayı olduğu gibi kopyalama uğraşı olduğunu savunanlar, yaratıcılığın doğasını hafife alıyorlar demektir. Fotoğraf makinesinin merceğinden süzülen bir görüntü, ne kadar birebir olursa olsun, sanatçının zihninden süzülen o biricik estetik sancının yerini tutabilir mi? Elbette tutamaz. Gerçek bir sanatçı, nesneleri gördüğü gibi değil, kendi düş gücünün potasında eriterek yeniden inşa eden kişidir. Örneğin Picasso'nun kübist tablolarındaki figürler, doğadaki karşılıklarının mekanik birer taklidi değildir; aksine, gerçeğin sanatçı duyarlılığıyla parçalanıp yeniden yorumlanmasıdır. Bu bağlamda sanat, dış dünyanın edilgen bir aynası değil, insan bilincinin aktif bir kurgusudur. Bu yüzden de o, salt bir taklitten ziyade zihinsel bir yeniden var ediştir.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Bir sanatçının kelime kadrosunu gereksiz fazlalıklardan arındırıp metni bir kuyumcu titizliğiyle yontması, onun üslubundaki ilk aşamadır. Ancak asıl hüner; bu yalınlaşmış yapının içine, okurun ilk bakışta göremeyeceği fakat derinleştikçe kendini ele veren zengin bir anlam coğrafyası yerleştirebilmektir. Bu yapılmadığı takdirde metin, sadece pürüzsüz ama içi boş bir kabuktan ibaret kalır.
Bu parçada bir sanatçının üslubunda bulunması gerektiği belirtilen nitelikler, aşağıdakilerin hangisinde verilen anlatım ilkeleriyle sırasıyla ilişkilendirilebilir?