Paragraf
590 soru
Gazeteci:
(I) ----------------------------------------------------
Gıda Sosyoloğu:
- Toplumların beslenme alışkanlıkları yalnızca biyolojik gereksinimlerle açıklanamaz; bir yiyeceğin hangi ritüellerle hazırlandığı ve kimlerle paylaşıldığı, o toplumun kültürel belleğini ve sosyal hiyerarşisini yansıtır. Dolayısıyla mutfak kültürü, toplumsal aidiyetin ve kimlik inşasının en güçlü taşıyıcılarından biridir.
Gazeteci:
(II) ----------------------------------------------------
Gıda Sosyoloğu:
- Endüstriyel gıda üretimi ve hızlı tüketim alışkanlıkları yerel mutfakları tehdit ediyor gibi görünse de durum tam olarak böyle değil. Bireyler, küreselleşmenin getirdiği tek tipleşmeye karşı bir direnç olarak geleneksel lezzetlere daha fazla yöneliyor. Bu durum, küresel tekniklerle yerel malzemelerin birleştiği melez mutfak pratiklerini ortaya çıkarıyor.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
(II) Küresel gıda kartellerinin yerel üreticileri piyasadan silme stratejileri nelerdir?
(II) Melez mutfak tasarımları oluşturulurken hangi tekniklerden yararlanılmaktadır?
(II) Küreselleşme ve endüstriyel üretimin yerel mutfak geleneklerini tamamen yok ettiğini söyleyebilir miyiz?
(II) Geleneksel lezzetleri korumak için devlet düzeyinde ne tür yasal önlemler alınmalıdır?
(II) Küreselleşmenin yerel gıda tüketimi üzerinde olumsuz bir etki yaratmadığı iddiasına katılıyor musunuz?
38. - 39. soruları aşağıdaki parçaya göre cevaplayınız.
Semmelweis refleksi veya Semmelweis etkisi; bilim ve fikir tarihinde, mevcut paradigmalarla veya kabul görmüş yerleşik inançlarla çelişen yeni ve kanıta dayalı bir bilginin, bilim topluluğu veya toplum tarafından otomatik olarak ve sorgulanmaksızın reddedilmesi eğilimini ifade eder. Bu kavram, adını 19. yüzyılın ortalarında Viyana Genel Hastanesinde çalışan Macar hekim Ignaz Semmelweis’tan alır. Semmelweis, lohusalık hummasından kaynaklanan anne ölümlerinin, hekimlerin otopsi odalarından çıkıp ellerini dezenfekte etmeden doğuma girmelerinden kaynaklandığını fark etmiş ve klorlu kireç çözeltisiyle el yıkama uygulamasını başlatarak ölüm oranlarını dramatik biçimde düşürmüştür. Ancak dönemin tıp otoriteleri, hastalıkların 'kötü hava' (miasma) ya da beden sıvılarındaki dengesizliklerden kaynaklandığına inanıyor ve saygın hekimlerin ellerinin hastalık taşıyıcısı olabileceği fikrini gururlarına yediremiyorlardı. Semmelweis’ın deneysel kanıtları, tıp camiasının yerleşik dogmalarına çarparak reddedilmiş, kendisi dışlanmış ve ancak ölümünden yıllar sonra, Pasteur’ün mikrop teorisiyle haklılığı tescil edilmiştir. Günümüzde bu etki, psikolojide ve bilim sosyolojisinde, bireylerin veya kurumların bilişsel çelişkiyi önlemek amacıyla yeni bilgileri reddederek konforlu alanlarını koruma refleksini tanımlamak için kullanılmaktadır. Bilim felsefecisi Thomas Kuhn'un da belirttiği gibi, yerleşik bir paradigma kolay kolay yıkılmaz; çünkü bilim insanları da inançlarına duygusal ve sosyal yatırımlar yaparlar. Bilimsel ilerlemenin önündeki en büyük engellerden biri olan bu durum, bilginin nesnelliğinden ziyade, kabul edilebilirliğinin sosyal ve psikolojik dinamiklere bağlı olduğunu gösterir.
Bu parçadan hareketle Semmelweis refleksiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Koku, insan hafızasını en hızlı tetikleyen duyudur. Bu duyu, diğer duyular gibi beyne ulaşmadan önce talamusta filtrelenmez; doğrudan hafıza ve duygu merkezleri olan amigdala ile hipokampüse iletilir. Diğer bir deyişle, koku duyusu, beynin dış dünyaya doğrudan açılan ve filtrelenmeyen tek iletişim kanalıdır. Örneğin, yıllardır gitmediğiniz ilkokulunuzun koridorlarında duyduğunuz o eski ahşap ve tebeşir kokusu, sizi bir anda otuz yıl öncesine, o sıralarda oturduğunuz çocukluk günlerinize götürür. Görsel ya da işitsel uyarıcılar zihinde bir mantık süzgecinden geçerek canlanırken koku, anıları herhangi bir aracı olmadan, tüm çıplaklığıyla önümüze serer.
Bu parçanın anlatımıyla ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Porselen; kaolin, kuvars ve feldspat gibi tamamen doğal minerallerin yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle elde edilen, yarı saydam ve son derece dayanıklı bir seramik türüdür. İlk kez Çin'de üretilen porselen, tarih boyunca estetik görünümü ve hijyenik yapısı nedeniyle sarayların vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Porselenin dayanıklılığı, fırınlama esnasında kullanılan yüksek ısı sayesinde minerallerin eriyerek birbirine sıkıca bağlanmasından kaynaklanır. Işığı geçirme özelliğiyle diğer seramik ürünlerinden ayrılan bu malzeme, gözeneksiz yapısı sayesinde üzerinde mikrop barındırmaz ve kolayca temizlenir. Günümüzde ise sadece mutfak eşyası olarak değil, aynı zamanda diş hekimliği ve elektrik yalıtımı gibi pek çok endüstriyel alanda da yaygın olarak tercih edilmektedir.
Bu parçadan hareketle porselen ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Çeviri, uzun yıllar boyunca bir dildeki sözcüklerin başka bir dildeki sözlük karşılıklarıyla değiştirildiği mekanik bir aktarım süreci olarak gör��lmüştür. Ancak modern dil bilimsel ve kültürel çalışmalar, çevirinin salt bir dilsel yer değiştirme değil, iki farklı dünya görüşü ve kültürel kod arasında gerçekleşen dinamik bir müzakere alanı olduğunu ortaya koymuştur. Çevirmen, yalnızca metni değil, o metnin ardındaki tarihsel birikimi, toplumsal kabulleri ve estetik algıyı da erek dile taşır. Bu süreçte erek dilin sınırları zorlanır, yeni anlatım olanakları ve kavramsal haritalar üretilir. Dolayısıyla çeviri etkinliği, yabancı bir metni kendi dilimize uydurmaktan ziyade, kendi dilimizi o yabancı metnin getirdiği yeniliğe göre yeniden biçimlendirdiğimiz, dili zenginleştiren kurucu bir edimdir.
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir?
I. Eski kitapların restorasyon süreci, zamana yenik düşmüş sayfaların fiziksel ve kimyasal durumunun titizlikle analiz edilmesiyle başlar.
II. Bu analizler sonucunda, kâğıdın asitlik derecesi ve lif yapısına uygun temizleme yöntemleri belirlenir.
III. Ancak bu işlemler sırasında kitaba ait özgün hiçbir detayın kaybolmamasına azami özen gösterilir.
IV. Ardından, yıpranmış sayfalar özel solüsyonlar yardımıyla temizlenerek üzerlerindeki kir ve küf tabakasından arındırılır.
V. Son aşamada ise ciltleme ve koruyucu kaplama yapılarak kitap geleceğe aktarılacak şekilde koruma altına alınır.
Yukarıdaki numaralanmış cümlelerin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için hangilerinin birbiriyle yer değiştirmesi gerekir?
(I) Fotoğraf, icat edildiği andan itibaren toplumsal olayları kaydetme ve tarihi belgeleme işlevini üstlenmiştir. (II) Özellikle savaşlar, göçler ve toplumsal dönüşümler gibi büyük kırılma anlarında fotoğrafçılar, gerçeği yalın bir dille aktararak kolektif hafızanın oluşmasına katkı sağlarlar. (III) Dijital fotoğraf makinelerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, çekilen karelerin çözünürlü��ü ve düzenleme kolaylığı büyük bir artış göstermiştir. (IV) Nitekim tarihe yön veren birçok önemli olay, bir fotoğraf karesi sayesinde dünün tanıklığını bugüne taşımış ve unutulmaktan kurtulmuştur. (V) Bu yönüyle belgesel fotoğrafçılık, sadece anı dondurmakla kalmaz; geçmişle bugün arasında köprü kurarak toplumsal bilincin uyanık kalmasını sağlar.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Restorasyon çalışmalarında geçmişin izlerini tamamen silip tarihi eseri ilk günkü kusursuz hâline getirme çabası, çoğu zaman yapının tarihsel yaşanmışlığını ve özgün ruhunu yok etmektedir. Bir tarihi yapıyı korurken asıl amaç, onu geçmişten koparıp modern bir taklit hâline getirmek değil; zamanın ve yaşanmışlığın getirdiği aşınmaları, yani zamanın izlerini muhafaza ederek geleceğe taşımak olmalıdır. Yapının üzerindeki her çatlak, onun tarihsel tanıklığının birer belgesidir ve bunları ortadan kaldırmak tarihi tahrif etmektir. Ancak zamanın bu izlerini koruyarak geçmiş ile gelecek arasında sahici bir kültürel bağ kurulabilir. Aksi hâlde restorasyon, tarihi canlandırmaktan ziyade onu sterilize ederek bellekten silmek anlamına gelir. Bu yönüyle restorasyon, yalnızca fiziksel bir yenileme eylemi değil, yapının zamana tanıklık eden kimliğini koruma ve geleceğe aktarma sürecidir.
Bu parçada restorasyon çalışmalarıyla ilgili olarak asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
(I) Bilişsel harita, bireyin fiziksel çevresinin mekânsal düzenini zihninde temsil etme ve kodlama sürecini tanımlayan psikolojik bir kavramdır. (II) Bu zihinsel şema; sadece yollar ve binalar gibi somut unsurları değil, bu unsurların birbirine göre konumlarını ve mesafelerini de barındırır. (III) İnsanlar yeni bir çevreye uyum sağlarken belirgin nirengi noktalarını hafızalarına kaydederek bu haritayı sürekli günceller. (IV) Modern kent planlamacıları, toplu taşıma güzergâhlarını belirlerken insanların bu zihinsel mekân algılarını ve yönelim tercihlerini göz önünde bulundurur. (V) Nitekim doğrudan duyu organlarıyla o an algılanamayan geniş alanlarda bile yön bulma ve hedefe ulaşma kararları, zihindeki bu soyut rehber sayesinde verilir.
Bu parçadaki numaralanmış cümlelerden hangisi düşüncenin akışını bozmaktadır?
Hızın ve anlık bilgi tüketiminin egemen olduğu günümüz medya dünyasında, 'yavaş gazetecilik' (slow journalism) akımı dikkat çekici bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Anlık haber akışının yarattığı bilgi kirliliğine ve yüzeyselliğe karşı bir duruş sergileyen bu yaklaşım, olayların ardındaki derin nedenleri araştırmayı ve arka plan hikâyelerini sunmayı hedefler. ----. Bu doğrultuda, günlerce hatta haftalarca süren saha araştırmaları, derinlemesine mülakatlar ve titiz veri analizleri yavaş gazeteciliğin temel üretim araçları haline gelir.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Edebiyatın insan ruhu üzerindeki sağaltıcı gücü antik çağlardan beri bilinse de bu gücün sistematik bir yönteme dönüştürülmesi yakın dönemin bir kazanımıdır. Günümüzde 'bibliyoterapi' olarak adlandırılan bu yaklaşım, bireylerin yaşadıkları duygusal ve zihinsel sorunları aşmalarında edebi yapıtlardan yararlanmayı hedefler. Okur, bir roman kahramanının benzer bir sorunla mücadelesini okurken kendi yalnızlığından sıyrılır. ----. Bu süreç, okura kendi yaşamını dışarıdan ve daha nesnel bir gözle değerlendirme fırsatı sunar.
Bu parçada boş bırakılan yere düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Gökyüzünü incelemek, yıldızların ve galaksilerin devasa boyutlarını kavramak, insanın evrendeki yerini daha iyi anlamasını sağlar. Evrenin sonsuzluğu karşısında ne kadar küçük bir yer kapladığını fark eden birey, günlük yaşamdaki küçük hırslarından ve kibrinden sıyrılır. Bu yönüyle astronomi, yalnızca bilimsel veriler sunan bir alan değil, aynı zamanda insana haddini ve sınırlarını hatırlatan felsefi bir öğretidir.
Bu parçada astronomi (gökbilim) ile ilgili olarak vurgulanmak istenen temel düşünce aşağıdakilerden hangisidir?
Bal arıları, kovan dışındaki zengin çiçek ve polen kaynaklarını tespit etmek amacıyla kilometrelerce uzağa uçabilirler. Bu yolculuk sırasında yönlerini kaybetmemek için gökyüzündeki güneşin konumundan ve ışık açılarından yararlanırlar. Bulutlu günlerde bile gözlerindeki özel polarize filtreler sayesinde güneşin tam olarak nerede olduğunu kolayca saptayabilirler. ----. Bu sayede kovanın karanlık iç kısımlarında bekleyen diğer işçi arılar da aldıkları bu yön koordinatları doğrultusunda uçarak hedef besin kaynağını kolaylıkla bulurlar.
Bu parçada boş bırakılan yere aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
Gazeteci:
(I) --------------------------------------
Davranışsal İktisatçı:
- Klasik iktisat teorisi, insanın her zaman kendi çıkarını maksimize eden rasyonel bir karar alıcı (*homo economicus*) olduğunu varsayar. Oysa biz laboratuvar ve saha deneylerinde bireylerin kararlarını alırken çoğu zaman bilişsel kestirme yollara başvurduğunu, duygusal etkilere açık olduğunu ve sosyal normları gözettiğini görüyoruz. Yani rasyonellikten sistematik sapmalar gösteriyoruz.
Gazeteci:
(II) --------------------------------------
Davranışsal İktisatçı:
- Kesinlikle hayır. Bu sapmalar rastgele ya da düzensiz değildir; aksine son derece öngörülebilir kalıplar izler. Hangi koşullarda hangi bilişsel yanılgıya düşeceğimiz, seçeneklerin bize nasıl sunulduğuyla (çerçeveleme etkisiyle) doğrudan ilişkilidir. İşte bu öngörülebilirlik, kamu politikalarının tasarlanmasında ya da pazarlama stratejilerinde insan kararlarını istenen yöne kanalize etmek için "dürtme" (*nudge*) yöntemlerinin kullanılabilmesini sağlar.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
(II) Bireylerin karar alırken dürtme yöntemlerine karşı direnç göstermesinin temel sebepleri nelerdir?
(II) Dürtme yöntemlerinin kamu politikalarında kullanılmasının etik sınırları ve rasyonelle ili��kisi nasıl belirlenir?
(II) Karar verme sürecindeki bu rasyonel olmayan sapmalar, insan davran��şlarını öngörmeyi imkansız kılan düzensiz ve tesadüfi bir yapıya mı sahiptir?
(II) Karar verme sürecindeki çerçeveleme etkisinin, pazarlama stratejilerinde etik dışı bir yönlendirme aracına dönüşmesini engellemek mümkün müdür?
(II) Seçeneklerin sunum biçiminin kararlarımız üzerindeki belirleyici etkisi, özgür irade kavramını tamamen ortadan kaldırır mı?
(I) Tarihî yapıların restorasyonunda son yıllarda yaygınlaşan üç boyutlu lazer tarama teknolojileri, mimari mirasın milimetrik hassasiyetle dijital arşivinin oluşturulmasını sağlamaktadır. (II) Bu yöntemle, yapıların zamanla uğradığı yapısal bozulmalar ve aşınmalar en ince ayrıntısına kadar tespit edilebilmektedir. (III) Elde edilen dijital veriler, gelecekte meydana gelebilecek olası hasarların onarımında ya da yapının tamamen yok olması durumunda yeniden inşasında rehber rolü üstlenmektedir. (IV) Ancak kültürel mirasın korunması yalnızca teknolojik verilerin doğru aktarılmasıyla sınırlı olmayan, felsefi ve etik tartışmaları da beraberinde getiren çok boyutlu bir süreçtir. (V) Bir tarihî eserin restorasyonunda hangi döneme ait izlerin korunacağı veya zamanın getirdiği tahribatın ne ölçüde silineceği kararı, restoratörün estetik ve etik değerleriyle şekillenir. (VI) Bu doğrultuda yapılan müdahaleler, eserin özgünlüğünü korumak ile onu modern kullanıma adapte etmek arasındaki hassas dengede yürütülmelidir.
Bu parça iki paragrafa ayrılmak istense ikinci paragraf hangi cümleyle başlar?
Gazeteci:
(I) --------------------------------------
Bilişsel Dilbilimci:
- Dil ve düşünce arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Bizler dünyayı sadece dilimizle sınırlandırmayız, aynı zamanda dilimizi deneyimlerimizle şekillendiririz. Örneğin, zaman kavramını yönlerle ya da uzamsal hareketlerle tanımlamamız, fiziksel dünyayı algılama biçimimizin dile yansımasıdır. Yani zihnimizdeki somut şemalar, soyut kavramları dilde inşa ederken temel dayanağımız olur.
Gazeteci:
(II) --------------------------------------
Bilişsel Dilbilimci:
- Bu durum kaçınılmaz olarak bir zenginlik doğuruyor fakat aynı zamanda çeviri süreçlerinde ciddi aşılması zor engeller yaratıyor. Bir dilde "gelecek arkamızda, geçmiş önümüzde" şeklinde kurulan bir zaman algısı, bu yönelimi tam tersi yaşayan bir toplumun diline aktarılırken sadece kelimeleri çevirmek yetmiyor; bütün bir bilişsel haritayı yeniden çizmek gerekiyor. Dolayısıyla kültürlerin dünyaya bakış açısı değiştikçe, o dillerin ürettiği edebiyat ve felsefe de kendine has bir patika izliyor.
Bu diyalogda boş bırakılan yerlere sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
(II) Çevirmenlerin bir metni aktarırken karşılaştıkları en büyük teknik ve dil bilgisel zorluklar nelerdir?
(II) Çeviri metinlerin özgün metin kadar edebi bir değer taşıyabilmesi için hangi üslup özellikleri korunmalıdır?
(II) Farklı dillerdeki bu kavramsal ve bilişsel ayrışmaların, kültürlerarası aktarım ve çeviri üzerindeki etkileri nelerdir?
(II) Farklı dillerin dil bilgisi yapılarındaki farklılıklar, o dillerin edebiyattaki temsil gücünü nasıl etkiler?
(II) Kültürlerin birbirleriyle olan tarihsel etkileşimi, dillerin söz varlığının zenginleşmesine nasıl katkı sağlamıştır?
Enformasyon obezitesi, bireyin işleyebileceğinden çok daha fazla bilgiye, veriye veya uyarana maruz kalmasıyla ortaya çıkan zihinsel bir aşırı yüklenme durumudur. Geleneksel medya araçlarının yerini alan modern dijital mecralar, her an kesintisiz bir bilgi akışı sağlayarak bilişsel kapasitemizin sınırlarını sürekli zorlamaktadır. Bu durum, bireylerde yalnızca geçici dikkat dağınıklığına yol açmakla kalmaz; aynı zamanda derinlemesine odaklanma, eleştirel sentez yapma ve edinilen bilgiyi uzun süreli belleğe sağlıklı biçimde aktarma süreçlerini de sekteye uğratır. Bilgi obezitesiyle mücadele etmek isteyen bireylerin, seçici bir algı süzgeci geliştirerek bilgi tüketim diyetleri uygulamaları ve belirli aralıklarla dijital detoks süreçlerine yönelmeleri tavsiye edilmektedir. Ancak bu yaklaşım, teknolojiyi yaşamdan tamamen soyutlamak anlamına gelmez; aksine, teknolojiyi bilinçli, kontrollü ve amaca yönelik kullanma yetisini ifade eder. Nitekim zihinsel esenlik için nitelikli bilgiye ulaşmak, her önüne gelen veriyi sınırsızca tüketmekten daha kıymetlidir.
Bu parçadan hareketle enformasyon obezitesi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Orman banyosu (Shinrin-yoku), yirminci yüzyılın son çeyreğinde Japonya’da ortaya çıkmış bir doğa terapisi yöntemidir. Bu yöntem, doğada sadece yürümeyi değil; görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma duyularını kullanarak doğayla derin bir bağ kurmayı amaçlar. Araştırmalar, orman banyosunun stres hormonlarını azalttığını, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve kan basıncını düzenlediğini göstermektedir. Modern şehir hayatının koşturmacasından kaçmak isteyenler için bu terapi, zihinsel bir arınma ve yenilenme fırsatı sunmaktadır. Bu parçaya göre orman banyosu (Shinrin-yoku) ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
Duygusal emek, bireyin iş yaşamında örgütsel hedeflere ulaşmak amacıyla hissettiği duyguları kontrol etmesi ve mesleki rolün gerektirdiği biçimde yansıtması sürecidir. Özellikle hizmet sektöründe çalışanların, kendi gerçek duygularını bastırarak müşteriye karşı güler yüzlü, sabırlı ve anlayışlı görünmek zorunda kalmaları bu kavramın en belirgin örneğidir. Sosyolog Arlie Hochschild tarafından literatüre kazandırılan bu kavram, fiziksel ve zihinsel gücün ötesinde, duyguların da ekonomik bir değer olarak pazarlanabilir hâle geldiğini gösterir. Ancak bu durum, çalışanın mesai saatleri dışında da kendi benliğine yabancılaşmasına, tükenmişlik sendromu yaşamasına ve sahte bir kimlik geliştirmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle modern iş dünyasında duygusal emeğin sınırlarının doğru çizilmesi ve çalışan refahının korunması hayati bir önem taşımaktadır.
Bu parçaya göre "duygusal emek" kavramıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Kanadalı besteci ve çevre bilimci R. Murray Schafer tarafından ortaya atılan "ses manzarası" (soundscape) kavramı, bir çevrenin işitsel kimli��ini ve bu kimliğin birey üzerindeki psikolojik ve sosyolojik etkilerini inceler. Akustik ekolojinin temelini oluşturan bu kavram; arka planı oluşturan "temel sesler" (rüzgâr, trafik vb.), dikkat çeken "ses sinyalleri" (sirenler, çanlar) ve bir topluluğa özgü, korunması gereken kültürel "ses nişanları" (saat kulesi sesi, pazar esnafının bağırışları) olmak üzere üç ögeden oluşur. Geleneksel kentsel planlama yaklaşımları sesi yalnızca bir "gürültü kontrolü" problemi olarak ele alıp desibel düzeyini düşürmeye odaklanırken ses manzarası yaklaşımı, çevredeki işitsel unsurların niteliğini ve insan deneyimindeki anlamını ön plana çıkarır. Bu yaklaşım, kentlerin sadece görsel olarak değil, aynı zamanda işitsel olarak da tasarlanması gerektiğini savunarak gürültünün bastırılmasından ziyade, insan zihnini dinlendiren ve kültürel aidiyeti güçlendiren seslerin korunup zenginleştirilmesini hedefler.
Bu parçadan "ses manzarası" yaklaşımı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?