Çoklu Paragraf Soruları
85 soru
Dunbar sayısı, İngiliz antropolog Robin Dunbar tarafından 'lı yıllarda ortaya atılan ve bir bireyin istikrarlı ve güvenli sosyal ilişkiler kurabileceği teorik üst sınırı ifade eden bilişsel bir kavramdır. Dunbar, primatların beyin büyüklükleri —özellikle neokorteks hacmi— ile içinde bulundukları sosyal grupların üye sayıları arasında doğrusal bir ilişki olduğunu saptamıştır. Bu evrimsel verileri insan beyninin ortalama ölçülerine uyarladığında, bir insanın bilişsel sınırları dahilinde aktif olarak sürdürebileceği sosyal ilişki sayısının yaklaşık olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu sınır, kişinin sadece isimlerini ve yüzlerini bildiği yüzeysel tanıdıklarını değil; gruptaki her bir bireyin birbirleriyle olan ilişkisini ve kendisinin onlarla olan geçmişini tanımlayabildiği, karşılıklı güvene dayalı kişileri kapsamaktadır. Sosyal ağların dijitalle��tiği günümüzde, binlerce çevrim içi 'takipçi' veya 'arkadaş' edinmek teknik olarak oldukça kolay görünse de Dunbar, insan zihninin evrimsel donanımının bu yapay genişlemeyi gerçek anlamda işleyemeyeceğini savunur. Dijital platformlar etkileşimi hızlandırıp kolaylaştırsa da derinlikli ve anlamlı bağların korunması için gereken zaman, empati ve bilişsel kapasite sınırları değişmemiştir. Dolayısıyla, sanal dünyadaki niceliksel artış, niteliksel bir karşılık bulamamakta ve aksine bireyin çekirdek sosyal grubundaki nitelikli ilişkilerin zayıflamasına yol açabilmektedir.
Bu parçaya göre Dunbar sayısı ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Sosyal kaytarma, bireylerin grup hâlinde çalışırken tek başlarına gösterdikleri performansa kıyasla daha az çaba sarf etme eğilimidir. Bu olgu, ilk kez 1913 yılında Fransız tarım mühendisi Max Ringelmann tarafından yapılan bir halat çekme deneyiyle bilimsel olarak belgelenmiştir. Ringelmann, deneyinde tek bir kişinin halatı çekerken harcadığı gücü ölçmüş, ardından grubu büyüttükçe kişi başına düşen çekme kuvvetinin azaldığını gözlemlemiştir. Grubun büyüklüğü arttıkça bireylerin 'nasıl olsa başkaları yapıyor' düşüncesiyle sorumluluğu diğer grup üyelerine devretmesi, sosyal kaytarmanın temel psikolojik dinamiğini oluşturur. Günümüzde modern iş yaşamındaki projelerden akademik grup çalı��malarına kadar pek çok alanda bu etkiyle karşılaşılmaktadır. Bu durumu engellemek amacıyla yöneticiler ve eğitmenler, grup içindeki her bireyin görevini net olarak tanımlamakta ve bireysel katkıları görünür kılmaya çalışmaktadır.
Bu parçadan hareketle 'sosyal kaytarma' ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
Abilene Paradoksu, bir grup insanın, gruptaki ��yelerin çoğunluğunun hatta tamamının bireysel tercihlerine aykırı olduğu hâlde, ortaklaşa bir karara varıp bu kararı uygulaması durumudur. Bu durumun temelinde, grup içindeki bireylerin, kendi düşüncelerinin grubun genel eğilimiyle çatıştığını varsayarak sessiz kalması ve uyum sağlama dürtüsüyle hareket etmesi yatar. Her üye, diğerlerinin bu kararı canıgönülden desteklediğini düşünür ve gruptan dışlanmamak veya uyumsuz görünmemek adına kendi gerçek düşüncesini dile getirmez. Sonuçta grup, aslında kimsenin istemediği bir eylemi gerçekleştirmiş olur ve eylemin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından bireylerin "Aslında ben de istemiyordum," itirafları ortaya çıkar. Bu paradoks; açık iletişimin olmadığı, bireysel sorumluluktan kaçınılan ve uyum sağlama baskısının yüksek olduğu kurumsal ve sosyal yapılarda karar alma süreçlerinin nasıl felce uğrayabileceğini göstermektedir.
Bu parçaya göre Abilene Paradoksu'nun ortaya çıkmasındaki temel etken aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Kırık Camlar Teorisi, kentsel çevrelerdeki küçük düzensizliklerin ve ihmal belirtilerinin (örneğin kırık bir pencerenin veya çevreye atılan çöplerin), zamanla daha büyük kuralsızlıklara ve suçlara yol açtığını savunan bir teoridir. Teoriye göre, bir binanın kırık penceresi hemen onarılmazsa çevre sakinlerinde 'burası sahipsiz, kimse umursamıyor' algısı oluşur. Bu algı ise diğer pencerelerin de kırılmasına ve giderek daha ciddi asayiş sorunlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Bu parçaya göre Kırık Camlar Teorisi'nin temel tezi aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Hawthorne etkisi, bireylerin gözlemlendiklerini veya bir araştırmanın parçası olduklarını fark ettiklerinde davranışlarını değiştirme, genellikle daha üretken veya dikkatli olma eğilimidir. ’lerin sonlarında bir elektrik fabrikasında yapılan verimlilik araştırmaları sırasında keşfedilen bu durum, fiziksel koşullardaki (örneğin ışıklandırma düzeyi) iyileşmelerden ziyade, işçilere gösterilen ilginin ve takip ediliyor olmanın motivasyon üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Araştırmacılar ışığı azalttıklarında bile verimliliğin artmaya devam ettiğini görmüş, bunun nedeninin işçilerin kendilerini özel hissetmeleri ve izleniyor olmaları olduğunu saptamışlardır. Bu etki, insan davranışının sadece dışsal/fiziksel teşviklerle değil, sosyal ve psikolojik etmenlerle de güçlü bir şekilde yönlendirildiğini kanıtlamaktadır.
Bu parçadan hareketle Hawthorne etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Peter İlkesi, hiyerarşik bir organizasyonda çalışanların kendi yetersizlik seviyelerine kadar yükselme eğiliminde olduğunu savunan bir yönetim kuramıdır. Bu kurama göre, mevcut işini başarıyla yerine getiren bir çalışan, ödüllendirilmek amacıyla bir üst pozisyona terfi ettirilir. Ancak yeni pozisyon sıklıkla eskisinden farklı beceriler ve yetkinlikler gerektirir. Çalışan bu yeni görevde de başarılı olursa terfi süreci devam eder; ta ki yetersiz kaldığı, yani görev gereklerini yerine getiremediği bir basamağa ulaşana kadar. Bu noktaya ulaştığında artık terfi alamaz ve başarısız olduğu bu son kademede kalır. Kuramın temel çıkarımı, zamanla hiyerarşik yapıdaki her pozisyonun o işi yapmakta yetersiz olan kişilerce doldurulacağı yönündedir.
Bu parçadan hareketle Peter İlkesi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Seyirci etkisi (bystander effect), acil bir durum veya tehlike anında çevrede bulunan tanık sayısının artmasının, bireylerin yardıma başlama olasılığını düşürdüğünü ortaya koyan sosyal psikolojik bir fenomendir. Bu teoriye göre, bir olaya ne kadar çok kişi şahit olursa, her bir bireyin hissettiği sorumluluk payı o denli azalır. Psikolojide 'sorumluluğun yayılması' (diffusion of responsibility) olarak adlandırılan bu durum, bireyin 'Nasılsa başkası yardım eder.' veya 'Benden daha yetkin biri müdahale eder.' diye düşünmesine yol açar. Fenomen, ilk kez yılında Kitty Genovese adlı kadının sokak ortasında saldırıya uğraması ve komşularının bu duruma şahit olmasına rağmen polise haber vermemesi veya geç haber vermesi üzerine araştırmacılar Bibb Latané ve John Darley tarafından bilimsel olarak incelenmiştir. Laboratuvar ortamında yapılan deneylerde de yalnız olan katılımcıların acil durumlarda müdahale etme eğiliminin, yanlarında yabancıların bulunduğu katılımcılara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca, sosyal etki faktörü de bu süreçte etkin rol oynar; bireyler çevresindekilerin eylemsizliğini görerek durumu bir tehlike olarak algılamaktan vazgeçebilirler. Dolayısıyla topluluk içinde sergilenen bu kayıtsızlık durumu, bireysel ahlaki değerlerin veya merhamet duygusunun eksikliğinden ziyade, doğrudan içinde bulunulan sosyal yapının ve grup dinamiklerinin bir sonucudur. Grup büyüklüğü arttıkça bireyin harekete geçme konusundaki tereddüdü de eş zamanlı olarak artmaktadır.
Bu parçadan hareketle "seyirci etkisi" ile ilgili aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
Leon Festinger tarafından 1957'de ortaya atılan Bilişsel Çelişki Kuramı, bireyin sahip olduğu inanç, değer veya tutumlar ile davranışları arasında bir uyumsuzluk meydana geldiğinde yaşadığı zihinsel gerilimi açıklar. İnsan zihni bu uyumsuzluğu gidermek ve içsel tutarlılığı yeniden sağlamak için üç temel yola başvurur: davranışını değiştirmek, çelişkiyi doğuran inancı veya tutumu değiştirmek ya da çelişkiyi önemsizleştirecek yeni bilişsel ögeler eklemek. Festinger ve Carlsmith'in 1959'da gerçekleştirdiği klasik deneyde, katılımcılara oldukça sıkıcı ve tekrara dayalı bir görev yaptırılmıştır. Görevin ardından katılımcıların bir kısmına bu sıkıcı görevi dışarıda bekleyen diğer katılımcılara 'çok eğlenceliydi' şeklinde aktarmaları için 1 dolar, diğer bir gruba ise 20 dolar ödenmiştir. Deneyin sonunda katılımcılardan görevi gerçekten ne kadar eğlenceli bulduklarını puanlamaları istenmiştir. Beklentilerin aksine, sadece 1 dolar alan grup görevi 20 dolar alan gruba kıyasla çok daha eğlenceli ve anlamlı bulduğunu beyan etmiştir. Çünkü 20 dolar alan grup, yalan söylemek için yeterli bir dışsal gerekçeye (büyük bir ödül) sahip olduğundan içsel bir çelişki yaşamamıştır. Ancak 1 dolar alan grup, yalan söyleme davranışını açıklayacak yeterli bir dışsal motivasyon bulamamış; bu durumun yarattığı bilişsel çelişkiyi azaltmak için göreve yönelik tutumunu değiştirerek görevin gerçekten eğlenceli olduğuna kendisini inandırmıştır.
Bu parçada aktarılan deneyin sonuçları ve Bilişsel Çelişki Kuramı'nın temel varsayımları birlikte değerlendirildiğinde, bireyin içsel uyumsuzluğu giderme mekanizmasına ilişkin aşağıdaki çıkarımlardan hangisi yapılabilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Dunning-Kruger etkisi, belirli bir alanda yetkinliği olmayan bireylerin, kendi becerilerini ve bilgi düzeylerini gerçekte olduğundan çok daha yüksek görme; buna mukabil, aynı alanda yüksek yetkinliğe sahip uzmanların ise kendi becerilerini hafife alma eğiliminde olduklarını savunan bir bilişsel yanlılıktır. Sosyal psikoloji literatüründe önemli bir yer tutan bu kavram, bireyin 'bilmediğini bilmemesi' veya kendi cehaletinin sınırlarını algılayamaması olarak özetlenebilir. Araştırmacılar, bu bilişsel sapmanın temelinde iki yönlü bir yanılgının yattığını savunurlar: İlki, yetkin olmayan kişilerin kendi performanslarını aşırı değerli bulması ve gerçek uzmanların niteliklerini takdir edememesidir. İkincisi ise yüksek yetkinliğe sahip bireylerin, kendileri için çok basit olan görevleri başkalarının da aynı kolaylıkla yapabileceğini varsayarak kendi başarılarını sıradanlaştırmasıdır. Bu durum, kurumsal karar alma mekanizmalarından bilimsel tartışmalara kadar geniş bir yelpazede ciddi aksaklıklara neden olur. Özellikle liyakatin arka plana itildiği yapılarda, öz güveni yüksek fakat yetkinliği düşük bireylerin liderlik pozisyonlarına yükselmesi kaçınılmaz hale gelirken; gerçek uzmanlar, kendilerine yönelik şüpheci yaklaşımları nedeniyle arka planda kalmaktadırlar. Modern bilgi toplumlarında, bilgi kirliliğinin artması ve derinlemesine uzmanlaşmanın yerini yüzeysel edinimlerin alması, bu etkinin yıkıcı sonuçlarını daha da görünür kılmıştır. Bireylerin kendilerini değerlendirirken takındıkları bu öznel tavır, rasyonel kararların alınmasını engelleyerek toplumsal ölçekte dezenformasyonun ve yetersizliğin kurumsallaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu parçadan yola çıkılarak Dunning-Kruger etkisiyle ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Flynn etkisi, yirminci yüzyıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde ölçülen zekâ katsayısı () test sonuçlarının istikrarlı ve belirgin bir şekilde yükseldiğini ifade eden olgudur. Bu kavram, adını bu artışı sistematik olarak belgeleyen Yeni Zelandalı araştırmacı James Flynn’den almıştır. Flynn, farklı ülkelerde yapılan testleri incelediğinde, her yılda bir ortalama puanlarının yaklaşık puan arttığını gözlemlemiştir. Bu durum, insan zekâsının genetik olarak bu kadar kısa sürede evrimleşemeyeceği gerçeği göz önüne alındığında, araştırmacıları farklı açıklamalar aramaya yöneltmiştir.
Çoğu bilim insanı, bu zihinsel sıçramanın arkasında genetik değişimlerin de��il, çevresel faktörlerin yattığını savunmaktadır. Beslenme koşullarının iyileşmesi, çocukluk dönemi hastalıklarının azalması, eğitim süresinin ve kalitesinin artması bu faktörlerin başında gelir. Ayrıca modern dünyada bireylerin maruz kaldığı görsel ve teknolojik uyarıcıların çeşitliliği, soyut düşünme becerisini geliştiren bir çevre sunmaktadır. Günümüz insanı, geçmiş kuşaklara kıyasla daha karmaşık bilgi ağlarıyla etkileşime girmekte ve problemleri daha esnek yöntemlerle çözmektedir. Dolayısıyla Flynn etkisi, insan beyninin potansiyel kapasitesinin artmasından ziyade, mevcut potansiyelin modern yaşamın getirdiği gereksinimler doğrultusunda daha verimli bir şekilde kullanılmaya başlandığını göstermektedir. Ancak son yıllarda bazı gelişmiş ülkelerde bu artışın durduğu, hatta tersine döndüğü yönünde bulgular da elde edilmektedir. Bu gerileme eğilimi, araştırmacılar tarafından 'ters Flynn etkisi' olarak adlandırılmakta ve eğitim sistemlerindeki dönüşümler ya da bilişsel alışkanlıkların değişmesiyle açıklanmaya çalışılmaktadır.
Bu parçaya göre Flynn etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Zeigarnik etkisi, psikolojide tamamlanmamış veya yarıda kesilmiş görevlerin, tamamlanmış olanlara kıyasla zihinde daha kolay ve net bir şekilde hatırlanması eğilimini ifade eden önemli bir fenomendir. Bu kavram, 1920'li yıllarda Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından yürütülen deneysel çalışmalara ve gözlemlere dayanmaktadır. Zeigarnik, kalabalık bir restoranda çalışan garsonların, henüz ödenmemiş siparişleri detaylarıyla hatırlarken, hesap ödendikten hemen sonra bu siparişlere dair bilgileri hafızalarından sildiklerini fark etmiştir. Bu ilgi çekici gözlemden yola çıkarak tasarlanan laboratuvar deneylerinde, katılımcılara çözmeleri için çeşitli bulmacalar ve el işi görevleri verilmiş; ancak bu görevlerin bir kısmı tamamlanamadan araştırmacılar tarafından kasıtlı olarak yarıda kesilmiştir. Deneyin sonunda katılımcıların bellekleri test edildiğinde, yarım kalan işlerin tamamlananlara göre yaklaşık iki kat daha yüksek bir oranla hatırlandığı tespit edilmiştir. Bilişsel psikoloji perspektifinden bu durum, bir işe başlandığında insan zihninde oluşan 'görev odaklı psikolojik gerilimin', iş başarıyla tamamlanıncaya kadar varlığını sürdürmesiyle açıklanır. Görev nihayete erdiğinde ise bu gerilim ortadan kalkmakta ve zihin ilgili bilgiyi depolama ihtiyacı hissetmeyerek serbest bırakmaktadır. Günümüzde Zeigarnik etkisi; eğitim süreçlerinin yapılandırılmasından pazarlama stratejilerine, zaman yönetiminden televizyon dizilerinin merak uyandıran sezon finallerine kadar pek çok farklı alanda etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Özellikle modern iş dünyasında bireylerin yarım kalmış işlere karşı geliştirdiği bu bilişsel duyarlılık, erteleme alışkanlığıyla mücadele etmede ve iş verimliliğini artırmada stratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir.
Bu parçadan hareketle Zeigarnik etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Çapa etkisi (anchoring effect), bireylerin karar verme sürecinde karşılaştıkları ilk bilgi kırıntısına (çapaya) aşırı derecede bağımlı kalma eğilimini ifade eden bilişsel bir yanılsamadır. Bu eğilimde, ilk sunulan sayısal değer veya bilgi, sonraki tüm tahmin ve değerlendirmelerin merkezini oluşturur. Örneğin, bir pazarlık sürecinde satıcının belirlediği ilk fiyat, alıcının zihninde bir çapa noktası oluşturur ve alıcı teklifini bu ilk fiyata göre şekillendirir. Yapılan araştırmalar, bu çapa noktasının gerçek değerle hiçbir ilgisi olmasa bile karar verme mekanizmasını güçlü bir şekilde etkilediğini göstermektedir. Bireyler, ilk bilginin etkisinden sıyrılarak bağımsız bir analiz yapmakta zorlanırlar; bu da genellikle irrasyonel kararlarla sonuçlanır.
Bu parçaya göre 'çapa etkisi' ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Ringelmann etkisi, bir grup içindeki birey sayısı arttıkça, her bir bireyin harcadığı kişisel çabanın ve buna bağlı olarak ortaya koyduğu verimliliğin azalması eğilimini ifade eden psikolojik ve sosyolojik bir fenomendir. İlk kez 1913 yılında Fransız tarım mühendisi Maximilien Ringelmann tarafından gerçekleştirilen halat çekme deneyleriyle gözlemlenen bu durum, kolektif eylemlerde bireysel performansın görünürlüğünün azalmasından kaynaklanır. Ringelmann, deneylerinde iki kişinin birlikte çalışırken tek başlarına gösterdikleri performansın toplamının gerisinde kaldığını, grup büyüklüğü arttıkça bu verim kaybının daha da belirginleştiğini ortaya koymu��tur. Bu durum sosyal psikoloji literatüründe 'sosyal kaytarma' (social loafing) olarak adlandırılır. Birey, grup içinde kendi katkısının tam olarak ölçülemediğini, diğerlerinin gölgesinde kalacağını veya fark edilmeyeceğini hissettiğinde çabasını istem dışı ya da bilinçli olarak azaltma eğilimi gösterir. Ortak bir amaca hizmet eden bu tür gruplarda, sorumluluğun diğer üyelere dağıtılması birey üzerinde psikolojik bir rahatlama yaratırken motivasyonu da ciddi oranda düşürür. Ringelmann etkisini azaltmanın temel yolu ise grup içindeki her bir üyenin üstlendiği görev tanımını netleştirmek, bireysel katkıyı görünür kılmak ve performansı tekil olarak ölçülebilir hâle getirmektir. Böylece grup üyeleri, kendi çabalarının grubun başarısındaki doğrudan etkisini somut bir şekilde görebilir ve bireysel sorumluluk bilinciyle hareket etmeye devam eder.
Bu parçadan hareketle "Ringelmann etkisi" ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Matthew etkisi; sosyolojide, eğitimde ve bilim dünyasında, başlangıçta küçük bir avantaja sahip olanların bu avantajı zamanla katlayarak artırdığını, dezavantajlı olanların ise aradaki farkı kapatamayarak daha da geride kaldığını açıklayan bir kavramdır. Sosyolog Robert K. Merton tarafından kavramsallaştırılan bu durum, adını İncil’deki bir ayetten alır. Bu etki, özellikle okuma becerilerinin gelişiminde kendini g��sterir. Erken yaşta kelime dağarcığı zengin olan bir çocuk, okuduğu metinleri kolayca anlayıp daha fazla okuma eğilimi gösterirken; okuma sürecine geriden başlayan bir çocuk, zorlandığı için okumaktan uzaklaşır ve akranlarıyla arasındaki fark zamanla büyür. Benzer şekilde, bilimsel çalışmalarda da prestijli bilim insanlarının makaleleri, benzer nitelikteki diğer çalışmalara göre çok daha fazla atıf alarak öne çıkar.
Bu parçadan hareketle 'Matthew etkisi' ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Pygmalion etkisi, diğer adıyla kendini gerçekleştiren kehanet, bireyin kendisinden beklentisi yüksek olan kişilerin bu beklentilerine uygun davranması ve sonuçta o beklentiyi gerçekleştirmesi durumudur. Bu kavram, adını mitolojideki Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion’dan alır. Pygmalion, fildişinden kusursuz bir kadin heykeli yontar ve kendi yarattığı bu heykele âşık olur. Mitolojiye göre, aşk tanrıçası Afrodit onun bu sevgisine yanıt vererek heykeli canlandırır. Sosyal psikolojide ise bu terim, bir kişinin başkaları hakkındaki inançlarının, o başkalarının davranışlarını ve başarı düzeylerini doğrudan şekillendirmesi sürecini tanımlamak için kullanılır.
Okullarda yapılan araştırmalar, öğretmenlerin öğrencilerinden beklentilerinin öğrencilerin akademik başarısı üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, öğretmenlere rastgele seçilen bazı öğrencilerin çok zeki ve üstün başarılı olacağı söylendiğinde, yıl sonunda bu öğrencilerin gerçekten de diğerlerine göre daha yüksek başarı gösterdikleri gözlemlenmiştir. Öğretmenler bu öğrencilere daha fazla ilgi göstermiş, daha zorlayıcı sorular sormuş ve daha yapıcı geri bildirimlerde bulunmuşlardır. Ancak Pygmalion etkisinin olumlu yönü kadar olumsuz bir versiyonu da vardır: Golem etkisi. Bu etkide ise bir kişi hakkındaki düşük beklentiler, o kişinin performansının düşmesine yol açar.
Bu parçadan hareketle Pygmalion etkisi ile ilgili aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Hawthorne etkisi, bireylerin kendilerinin gözlemlendiğini, izlendiğini veya özel bir ilginin odağı olduğunu fark ettiklerinde davranışlarını, performanslarını ya da üretkenliklerini geçici olarak değiştirme veya iyileştirme eğilimini ifade eden psikolojik ve sosyolojik bir fenomendir. Bu kavram, ilk kez 1924-1932 yılları arasında Chicago yakınlarındaki Western Electric firmasının Hawthorne fabrikasında gerçekleştirilen bir dizi deney sırasında keşfedilmiştir. Endüstriyel araştırmacılar, iş yerindeki aydınlatma derecesinin işçilerin verimliliği üzerindeki etkisini ölçmek istemişlerdir. Ancak deney sürecinde ilginç bir bulguya ulaşılmıştır: Işık seviyesi artırıldığında da azaltıldığında da, hatta çalışma koşulları eski ve olumsuz haline geri getirildiğinde bile çalışanların üretkenliğinde belirgin artışlar yaşanmıştır. Yapılan derinlemesine analizler sonucunda, verimlilikteki bu artışın fiziksel koşullardaki değişikliklerden değil; işçilerin araştırmacılar tarafından önemsenmesi, kendilerine ilgi gösterilmesi ve bir deneyin parçası olarak izleniyor olmalarından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Sosyal bilimler metodolojisinde bu etki, araştırma tasarımlarının geçerliliğini tehdit eden önemli bir sapma kaynağı olarak kabul edilir. Deneklerin doğal ortamlarındaki gerçek tepkilerini gizleyip gözlemcinin beklentilerine göre hareket etmesi, araştırmalarda yanıltıcı sonuçlara yol açabilmektedir. Bu nedenle günümüz araştırmacıları, gözlem sürecinin araştırma nesnesi üzerindeki bu dönüştürücü etkisini en aza indirmek için katılımsız gözlem veya gizli ölçüm tekniklerine başvurmaktadır. Böylece, araştırmaya katılan bireylerin dış müdahalelerden arındırılmış, yapaylıktan uzak ve gerçeği yansıtan veriler sunması hedeflenmektedir.
Bu parçadan hareketle Hawthorne etkisiyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Hedonik adaptasyon veya hedonik koşu bandı teorisi, bireylerin hayatlarında meydana gelen büyük olumlu ya da olumsuz değişimlerin ardından kısa sürede eski genel mutluluk seviyelerine geri dönme eğilimini ifade eder. Bu kavrama göre, kişi piyangodan büyük bir ikramiye kazandığında ya da ciddi bir kaza geçirip fiziksel bir kayba uğradığında, başlangıçta büyük bir mutluluk patlaması veya derin bir hüzün yaşasa da zaman geçtikçe bu yeni duruma alışır ve başlangıçtaki duygusal taban çizgisine geri döner. İnsan zihni, karşılaştığı yeni koşulları hızla normalleştirerek beklenti düzeyini günceller. Bu durum, mutluluk arayışının neden bitmek bilmeyen bir koşu bandına benzetildiğini de açıklar; çünkü kişi hedeflerine ulaştıkça beklentileri de aynı oranda artar ve durağan bir tatmin seviyesinde kalır. Evrimsel psikologlar, bu adaptasyon mekanizmasının insanın hayatta kalma ve çevresel değişimlere uyum sağlama becerisini artırdığını savunur. Sürekli aşırı mutluluk veya derin yas durumunda kalmak, bireyin günlük yaşamdaki tehlikelere karşı tetikte olmasını engelleyeceğinden, zihnin denge durumuna (homeostazis) dönmesi biyolojik bir gerekliliktir. Zira çevreye uyum sağlayamayan canlıların doğada varlığını sürdürmesi imkânsızdır. Ancak bu adaptasyon süreci, sürdürülebilir mutluluğun dışsal koşulların iyileştirilmesinden ziyade zihinsel alışkanlıkların ve bakış açısının değiştirilmesiyle mümkün olabileceğini gösteren önemli bir kanıttır. Dolayısıyla hayatımızda yapacağımız köklü mekan değişiklikleri ya da maddi kazanımlar, bizi düşündü��ümüz kadar uzun süre mutlu kılmaya yetmeyecektir.
Bu parçadan hareketle hedonik adaptasyonla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
Aşağıdaki parçaya göre soruyu cevaplayınız.
Wolfgang Iser’in alımlama estetiği kuramında geliştirdiği 'boşluklar' (Leerräume) kavramı, yazınsal bir metnin anlam üretim sürecinde okura biçtiği aktif rolün kuramsal zeminini oluşturur. Iser’e göre bir edebi metin, yazar tarafından her ayrıntısı eksiksiz biçimde doldurulmuş, donmuş bir anlam deposu değildir. Aksine metin, içinde barındırdığı yapısal belirsizlikler, suskunluklar ve atlamalar aracılığıyla sürekli bir devinim halindedir. Yazar, bilinçli ya da bilinçdışı bir yönelimle metnin farklı katmanları arasında birtakım boşluklar bırakır. Bu boşluklar, okurun hayal gücünü ve bilişsel yetilerini harekete geçiren, onu edilgen bir alıcı olmaktan çıkarıp yaratıcı bir ortak konumuna yükselten katalizörlerdir. Okur, kendi deneyim dünyası, kültürel birikimi ve beklenti ufku doğrultusunda bu boşlukları doldurarak metnin anlamını somutlaştırır. Başka bir deyişle, edebi yapıtın nihai anlamı ne yalnızca metnin kendisinde ne de sadece okurun zihnindedir; o, bu iki kutbun etkileşiminden doğan ve 'estetik kutup' olarak adlandırılan sanal düzlemde inşa edilir. Dolayısıyla her okuma eylemi, metindeki boşlukların farklı biçimlerde doldurulmasıyla şekillenen özgün bir yeniden üretim sürecine dönüşür. Metindeki belirsizliklerin azlığı veya çokluğu, okurun metne katılım derecesini doğrudan belirler. Çok fazla açıklamanın yer aldığı, boşluk barındırmayan metinler okuru zihinsel tembelliğe sürüklerken; aşırı belirsizlik taşıyan metinler ise anlamlandırma sürecini imkansız kılarak okur ile metin arasındaki iletişimin tamamen kopmasına neden olabilir.
Bu parçadan hareketle Wolfgang Iser'in 'boşluklar' kavramına ilişkin aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Bilişsel çelişki kuramı, 1957 yılında sosyal psikolog Leon Festinger tarafından ortaya atılmış olup bireyin inançları, değerleri veya tutumları ile davranışları arasında bir uyumsuzluk yaşandığında hissettiği zihinsel rahatsızlığı açıklayan bir teoridir. Festinger’a göre insanlar, doğaları gereği içsel bir tutarlılık arayışı içindedirler. Sahip olunan iki biliş (bilgi, inanç veya görüş) birbiriyle çeliştiğinde ya da sergilenen bir davranış mevcut inançlarla uyuşmadığında birey yoğun bir psikolojik huzursuzluk hisseder. Bu huzursuzluk, kişiyi çelişkiyi azaltmaya ve zihinsel dengeyi yeniden kurmaya yönlendirir. Çelişkiyi hafifletmek için bireyler genellikle üç temel yönteme başvururlar: Yeni bilgiler edinerek mevcut inançlarını desteklemek, çelişen bilişlerden birinin önemini azaltmak ya da doğrudan inancı veya davranışı değiştirmek. Örneğin, sigara içmenin sağlığa zararlı olduğunu bilen bir kişi, bu eylemi ile sağlığını koruma inancı arasında bir çelişki yaşar. Bu kişi ya sigarayı bırakarak davranışını değiştirir ya da 'sigaranın stresi azalttığı' gibi yeni bir biliş üreterek veya 'nasılsa hepimiz öleceğiz' diyerek durumu rasyonalize etmeye çalı��ır. Kuram, insanların her zaman rasyonel varlıklar olmaktan ziyade rasyonalize eden, yani kararlarını ve eylemlerini kendi gözlerinde haklı çıkarmaya çalışan varlıklar olduğunu savunur. Dolayısıyla bireyin bu süreçte sergilediği tutumlar, nesnel bir gerçeklik arayışından ziyade psikolojik bir rahatlama ve içsel tutarlılık sağlama çabasının ürünüdür.
Bu parçaya göre bilişsel çelişki yaşayan bir bireyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı, modern toplumda gerçekliğin yerini işaretlerin, sembollerin ve imajların aldığını savunur. Bu kurama göre, günümüz dünyasında asıl olan nesnenin kendisi değil, onun temsilidir. Temsil edilen gerçeklik zamanla kaybolur ve geriye yalnızca 'simülakr' adı verilen, aslı olmayan kopyalar kalır. Baudrillard bu süreci dört aşamada açıklar: İlk aşamada imaj derin bir gerçekliğin yansımasıdır; yani gerçeği doğrudan temsil eder. İkinci aşamada imaj derin bir gerçekliği maskeler ve bozar. Üçüncü aşamada imaj derin bir gerçekliğin yokluğunu maskeler; yani arkasında hiçbir gerçeklik olmadığını gizler. Son aşamada ise imajın hiçbir gerçeklikle ilişkisi kalmaz; o artık kendi kendisinin saf simülakrıdır. Bu aşamada ortaya çıkan 'hipergerçeklik', gerçek ile sahte arasındaki sınırların tamamen silindiği ve simülasyonun gerçeğin kendisinden daha gerçek algılandığı yeni bir evreyi tanımlar.
Bu parçada ele alınan simülasyon kuramının aşamaları dikkate alındığında, aşağıdakilerden hangisi imajın 'derin bir gerçekliğin yokluğunu maskelediği' üçüncü aşamaya örnek gösterilebilir?