Felsefe Tarihi
85 soru
Aşağıda 18. yüzyıl - 19. yüzyıl felsefesinde öne çıkan filozoflar ve onların bilgi ile birey-devlet ilişkisine dair temel görüşleri verilmiştir. Bu filozofları, savundukları temel görüşlerle doğru biçimde eşleştiriniz.
Soldaki öğeye tıklayın, sonra eşleşen sağdaki öğeye tıklayın
Öğeler
Eşleşmeler
David Hume, zihindeki tüm içeriklerin izlenimler ve fikirlerden oluştuğunu savunur. Ona göre, bir bilardo topunun diğerine çarpıp onu hareket ettirdiğini gördüğümüzde, duyularımız bize sadece iki olayın ardışıklığını (önce ilk topun hareket ettiğini, ardından ikinci topun hareket ettiğini) sunar; fakat bu iki olay arasında gözle görünür veya denetlenebilir zorunlu bir bağ (nedensellik) sunmaz. Nedensellik düşüncesi, benzer olayların ardı ardına gerçekleşmesini tekrar tekrar gözlemlememizden kaynaklanan zihinsel bir alışkanlıktan ibarettir. Buna göre Hume'un nedensellik ilkesine yönelik bu eleştirisinden aşağıdaki yargıların hangisine ulaşılabilir?
Hristiyan felsefesi, tarihsel süreç içinde Patristik ve Skolastik olmak üzere iki ana döneme ayrılır. Bu iki dönem; bilginin üretildiği kurumlar, akıl-inanç ilişkisini ele alma biçimleri ve felsefeye yükledikleri işlevler bakımından farklılık gösterir. Patristik dönemde felsefe, Kilise Babaları tarafından Hristiyanlığın dogmalarını savunmak ve dışsal saldırılara karşı apoloji (savunma) yapmak amacıyla dinin hizmetine sunulmuştur. Skolastik dönemde ise manastır ve üniversitelerin kurulmasıyla birlikte felsefe, inancın dogmalarını mantıksal ve kavramsal olarak temellendirme, sistematik hale getirme ve eğitim yoluyla açıklama aracına dönüşmüştür.
Buna göre, Hristiyan felsefesindeki bu iki dönemin karşılaştırılmasıyla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
Descartes, skolastik düşüncenin madde ile zihni iç içe geçiren ve doğayı gizil güçler ya da ereksel (teleolojik) nedenlerle açıklayan yaklaşımına karşı çıkar. Ona göre fiziksel dünya ile zihinsel dünya birbirinden tamamen ayrı iki tözdür. Düşünen töz (res cogitans), yer kaplamayan ama düşünen bilinçli yapıyken; uzamlı töz (res extensa), düşünmeyen ama mekanda yer kaplayan maddi yapıdır. Descartes bu keskin ayrımıyla, doğadaki tüm nesneleri ve canlı organizmaları matematiksel ve geometrik kurallarla işleyen birer makine olarak tan��mlar. Maddi dünyadan ruhsal nitelikleri, amaçsallığı ve mistik kuvvetleri tamamen uzaklaştıran bu düalizm, modern doğa bilimlerinin gelişiminde kurucu bir rol oynamıştır.
Bu parçaya göre, Descartes'ın geliştirdiği töz düalizminin modern bilimsel anlayışın önünü açmasındaki temel işlevi aşağıdakilerden hangisidir?
Aşağıdaki sol sütunda verilen Hristiyan felsefesi kavram ve problemlerini, sağ sütundaki en uygun açıklamalarıyla eşleştiriniz.
Soldaki öğeye tıklayın, sonra eşleşen sağdaki öğeye tıklayın
Öğeler
Eşleşmeler
Skolastik fizik, doğadaki değişimleri ve hareketleri niteliksel özelliklerle ve nesnelerin içsel 'ereksel' (teleolojik) yönelimleriyle açıklamaktaydı. Örneğin, bir taşın yere düşmesi onun kendi doğal mekanına ulaşma arzusuyla gerekçelendiriliyordu. 17. yüzyıla gelindiğinde ise Galileo, doğanın dilinin matematik olduğunu ve bu dili anlamak için geometrik şekillerin, sayıların ve ölçülebilir b��yüklüklerin kullanılması gerektiğini savundu. Ona göre felsefe, gözümüzün önünde her an açık duran evren kitabında yazılmıştır; fakat onun yazıldığı dili ve karakterleri öğrenmeden bu kitab�� anlamak mümkün değildir.
Buna göre, 15-17. yüzyıl felsefesinde ortaya çıkan yeni doğa ve bilim anlayışı ile ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Farâbî’ye göre insan, tek başına tüm ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olan ve varlığını sürdürebilmek için hemcinsleriyle iş birliği yapmaya muhtaç yaradılışta bir varlıktır. Bu yardımlaşma ve bir arada yaşama arzusu, en yetkin biçimde 'erdemli şehir'de (el-Medînetü’l-Fâzıla) gerçekleşir. O, bu toplumsal yapıyı sağlıklı işleyen bir insan bedenine benzetir. Bedendeki organların her birinin ayrı bir görevi olması ve bu görevlerin kalbin yönetimi altında uyum içinde yerine getirilmesi gibi, şehirdeki bireyler de yöneticinin liderliğinde ortak mutluluğu gerçekleştirmek üzere iş birliği yaparlar.
Buna göre Farâbî’nin devlet ve toplum görüşüyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Rönesans'la birlikte doğa, kendi içinde işleyen mekanik bir sistem olarak yeniden tanımlanırken, bu sistemi kavramanın yolu da köklü bir yöntem değişimini zorunlu kılmıştır. Francis Bacon, geleneksel tümdengelim yönteminin yeni bir bilgi üretmediğini, sadece zaten bilineni onayladığını ileri sürerek olgulardan hareket eden yeni bir yöntemi (tümevarım) savunmuştur. Ancak Bacon'a göre, doğanın doğrudan gözlemine geçmeden önce zihnin, nesneleri oldukları gibi görmesini engelleyen ve adeta birer 'gölge' gibi zihne yerleşmiş olan idollerden temizlenmesi gerekir. Zira insan zihni, üzerine düşen ışınları kendi yapısına göre büküp yansıtan kusurlu bir ayna gibidir. Bu parçadan hareketle, 15-17. yüzyıl felsefesinde ortaya çıkan yeni bilimsel ve felsefi yönelimle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir?
Aşağıdaki sol sütunda verilen İslam filozoflarını, sağ sütunda verilen ve bu filozofların felsefi sistemlerinde öne çıkan temel yaklaşım ya da kanıtlarıyla eşleştiriniz.
Soldaki öğeye tıklayın, sonra eşleşen sağdaki öğeye tıklayın
Öğeler
Eşleşmeler
İbn Sînâ, ruhun (nefsin) bedenden ayrı ve manevi bir cevher olduğunu temellendirmek amacıyla ünlü "uçan (asılı) adam" düşünce deneyini ortaya koyar. Bu deneye göre; hiçbir duyusal deneyime sahip olmadan, boşlukta aniden yaratılmış, organları birbirine temas etmeyen ve gözleri perdeli bir insan, dış dünyayı ya da kendi bedenini algılayamasa dahi kendi varlığının ve bilincinin farkında olacaktır.
Buna göre, İbn Sînâ'nın bu düşünce deneyinden hareketle ula��ılabilecek temel felsefi sonuç aşağıdakilerden hangisidir?
Jean-Jacques Rousseau, *Toplum Sözleşmesi* adlı yapıtında, insanın toplumsal yaşama geçişle birlikte doğal özgürlüğünü yitirdiğini ancak bunun karşılığında daha üstün olan sivil ve ahlaki özgürlüğü kazandığını öne sürer. Ona göre egemenlik, bireylerin ortak yararını gözeten 'genel irade' (volonté générale) tarafından yürütülmelidir. Genel irade, tikel çıkarların toplamından ibaret olan 'herkesin iradesi' (volonté de tous) kavramından bütünüyle farklıdır. Birey, genel iradenin koyduğu yasalara boyun eğdiğinde aslında kendi aklının yasasına uymuş olur.
Bu parçaya göre Jean-Jacques Rousseau'nun birey-devlet ilişkisine yönelik düşünceleriyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Aşağıdaki parçada boş bırakılan yerleri İslam felsefesindeki nedensellik tartışmasın�� göz önünde bulundurarak uygun filozof isimleriyle doldurunuz.
Aşağıdaki boşlukları doldurun
Immanuel Kant'ın kritisisizm (eleştiricilik) felsefesine göre, dış dünyadan gelen ham duyusal verilerin nesnel bir bilgiye (yargıya) dönüşmesi sürecinde gerçekleşen aşağıdaki aşamaları mantıksal ve kronolojik sıraya göre nasıl sıralarsınız?
Öğeleri doğru sıraya koymak için sürükleyin
İbn Sînâ felsefesinde varlık, özü gereği ikiye ayrılır: Kendi başına var olması düşünülemeyen, varlığı da yokluğu da bir dış nedene bağlı olan varlıklar ile var olmak için kendisi dışında hiçbir sebebe ihtiyaç duymayan, varlığı kendinden olan varlık. Birincisi 'mümkün varlık' (mümkinü’l-vücûd) olarak adlandırılırken ikincisi 'zorunlu varlık' (vâcibü’l-vücûd) olarak tanımlanır. İbn Sînâ’ya göre dış dünyadaki tüm mümkün varlıklar, varlık sahas��na çıkabilmek için zorunlu bir var ediciye ihtiyaç duyarlar. Çünkü kendi başlarına var olamayan bu varlıklar, birbirlerinin nedeni olmaya kalkışırlarsa bu durum sonsuz bir nedenler zincirine (teselsül) yol açar ki bu da mantıksal olarak imkânsızdır. Bu parçada İbn Sînâ’nın Yaratıcı’nın varlığını kanıtlamak amacıyla başvurduğu aşağıdaki delillerden hangisi açıklanmaktadır?
Husserl'in fenomenolojisi, nesnelerin kendinde varlığını değil, bilince yönelmiş olan nesnelerin 'özünü' incelemeyi hedefler. Bu özü yakalayabilmek için 'paranteze alma' (epoché) yöntemini kullanır. Bu yöntemde nesneye ilişkin duyusal veriler, bilimsel açıklamalar, tarihsel ön kabuller ve hatta nesnenin dış dünyada var olup olmadığına dair inançlar askıya alınır. Ancak bu askıya alma, nesnenin varlığını inkâr etmek değil; bilincin ona yönelerek kavradığı saf anlama ulaşmasını sağlamaktır.
Buna göre, Husserl'in fenomenolojik yöntemiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Descartes, ilk olarak duyularından gelen tüm bilgileri, ardından rüyalarını ve hatta matematiksel doğruları bile sorgulayarak zihninde şüphe duyabileceği hiçbir şey kalmayana kadar ilerler. Ancak bu radikal şüphe sürecinin sonunda, şüphe etmekte olan kendisinin varlığından şüphe edemeyeceğini fark eder. Şüphe etmek bir düşünme biçimidir ve düşünen bir varlığın var olması zorunludur. Böylece ünlü 'Düşünüyorum, o halde varım' önermesine ulaşır. Bu yönüyle onun şüphesi, her türlü kesin bilgiyi reddeden Pyrrhoncu şüphecilikten tamamen ayrılır.
Buna göre Descartes'ın şüphe yönteminin Pyrrhoncu şüphecilikten ayrılan temel yönü aşağıdakilerden hangisidir?
20. yüzyıl felsefesinin kurucu akımlarının öncüsü olan aşağıdaki filozoflar ile onların felsefi sistemlerini yansıtan temel yaklaşımları doğru bir şekilde eşleştiriniz.
Soldaki öğeye tıklayın, sonra eşleşen sağdaki öğeye tıklayın
Öğeler
Eşleşmeler
Mantıkçı pozitivizm, felsefeyi bilimlerin dilini analiz eden ve metafiziksel önermeleri anlamsız kılmayı hedefleyen mantıksal bir etkinlik olarak tanımlar. Rudolf Carnap gibi düşünürler, olgusal olarak doğrulanamayan her türlü iddiayı 'sözde önerme' olarak nitelendirip eler. Buna karşın varoluşçu filozoflar, insanın kaygı, hiçlik ve ölüm karşısındaki öznel deneyimlerinin mantıksal kalıplara sığdırılamayacağını ve felsefenin asıl görevinin bu somut insanlık durumunu sorgulamak olduğunu savunurlar.
Bu parçadan hareketle, mantıkçı pozitivizm ile varoluşçuluk arasındaki temel felsefi ayrışma aşağıdakilerden hangisidir?
Orta Çağ felsefesinde bilginin doğruluğu, kutsal metinlerin ve dogmatik otoritelerin onayına bağlıyken; Descartes felsefesinde her şeyden, hatta kendi bedeninden ve dış dünyadan bile şüphe eden özne, şüphe etme eyleminin kendisinde kesin bir dayanak bulur. Düşünen bir varlık olarak kendi varlığından şüphe edemeyeceğini fark eden özne, hakikatin ölçütünü dışsal otoritelerde değil, kendi zihninde kurar.
Buna göre Descartes'ın kartezyen felsefesi, bilginin kaynağı ve ölçütü açısından Orta Çağ felsefesinden aşağıdaki yönlerin hangisiyle ayrılmaktadır?
Orta Çağ felsefesinde insan, asli günahla malul, kurtuluşu ancak kilisenin otoritesine boyun eğmekte arayan edilgen bir varlık olarak konumlandırılmıştır. 15-17. yüzyıl felsefesinde ise hümanizm akımının etkisiyle insan; kendi kaderini tayin edebilen, akıl sahibi, yaratıcı ve dünyayı anlama kapasitesine sahip aktif bir özne olarak yeniden tanımlanmıştır.
Bu parçada vurgulanan düşünce dönüşümü, aşağıdakilerden hangisiyle ifade edilebilir?